v   DOSYALAR
  v   YAZILAR
  v   { FORUM }
  v   DEFTERE YAZ
  v   SUNULAR
  v   RESİMLER

Menü
Site sayacı
Bugün : 13
Dün : 44
Toplam : 3370493
Sayfa izlenimi aldık..
Yedek
Sizin kodlariniz buraya eklenecek
YRD. DOÇ. DR. SEMİH AKTEKİN’LE TARİH EĞİTİMİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ
  Tüm yazarlar || Bu yazara ait yazılar
   YRD. DOÇ. DR. SEMİH AKTEKİN’LE TARİH EĞİTİMİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

YRD. DOÇ. DR. SEMİH AKTEKİN’LE TARİH EĞİTİMİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

       

Hocam biraz da kendinizden bahsederseniz seviniriz.

 

Ben Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. Milli Eğitim Bakanlığından kazandığım yurtdışı bursu ile İngiltere’de tarih eğitimi alanında yüksek lisans ve doktora yaptım. 2005 yılından beri de Trabzon KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi’nde yardımcı doçent olarak görev yapıyorum. Çeşitli eğitim derslerine, aynı zamanda inkılâp tarihi, siyaset bilimi derslerine de giriyorum.

         EUROCLIO ülkemizde tarih eğitimi için seminerler düzenlemektedir. Siz de bu seminerlerin düzenlenmesinde koordinatörlük yapan kişilerden birisiniz. Ülkemizdeki tarih eğitiminin gelişmesi için  EUROCLIO’nun ülkemize nasıl bir katkısı var?

 

EUROCLIO, Avrupa Tarih Eğitimcileri Derneği diyebileceğimiz bir kuruluştur. Bir sivil toplum kuruluşu olarak Avrupa Konseyi’nin desteği ile kurulmuştur. Çeşitli uluslar arası kuruluşlara, Avrupa Konseyi’nin,  Unesco’nun vs. Avrupa Birliği’nin tarih eğitimine katkı sunan bir kuruluştur. Berlin Duvarının yıkılması sonucu komünist blok çözülünce Batı’da bir entegrasyon fikri oluştu. Yani Doğu Avrupa ve Batı Avrupa’nın uyumu, Avrupa Birliği’ne yeni dahil olacak devletlerin, yani Avrupa’nın geri kalanının sisteme dahil edilmesi ve ortak bir Avrupa bilinci oluşturulması çabaları oluştu. Şimdi bu bağlamda yapılan çeşitli yorumlarda, çeşitli araştırmalarda tarih eğitiminin veya tarih derslerinin yeni nesillerin zihinlerini şekillendiren önemli bir faktör olduğu gündeme getirildi ve dendi ki eski tarih anlayışında ideolojik yönlendirme vardı. Örneğin Doğu bloku ülkelerinde komünist ideoloji ışığında tarih yazılmıştı, dolayısı ile ideolojik bir perspektifle tarih anlatılıyordu. İdeolojik perspektifle anlatılan tarih ise tarihin çarpıtılmış bir biçimidir ve dolayısıyla dogmatiktir, eleştirel düşünceyi değil de belli propagandayı öğretir. Halbuki komünist blok çöktüğüne göre o ideolojik ortam kalmadı ortada. O zaman ne yapalım, biz tarih kitaplarını yeniden yazalım. Fakat nasıl yazılacak bunlar, bu bir uzmanlık işi tabi, mevcut bürokratlar, öğretmenler, yazarlar hep eski sistemde yetişmiş insanlar ve bu adamlar yeni sistemin gerektirdiği dinamizmi veya yaratıcılık özelliğini göstermemektedirler. Ama eldeki insan malzemesi de o. O zaman EUROCLIO gibi sivil toplum kuruluşları aracılığıyla Avrupa Konseyi birtakım katkılarda bulunuyor, projeler geliştiriyor. Özellikle doğu bloku ülkelerinde, yeni gelişen Avrupa’daki eğitim teorileri ışığında yaratıcı, aktif öğrenme, yapılandırmacı, çoklu bakış açısı gibi ilkeler ışığında tarih dersleri nasıl öğretilebilir? Bununla ilgili çeşitli projeler oluşturuyorlar, yıllık konferanslar düzenliyorlar, hizmet içi eğitim çalışmaları yapıyorlar. Bizim ülkemizde de Ulusal Ajans aracılığı ile öğretmenlere yönelik Comenius gibi projeler yapılıyor.

 

Bu Avrupa kuruluşları proje önerirken yerel kurumların, kişilerin katkısını ön plana çıkarmaya çalışıyorlar. Yani dışardan gelip de biz şöyle düşünüyoruz, şöyle yapın değil de, bize soruyorlar. Siz nasıl olmasını istersiniz, siz bizden ne bekliyorsunuz, siz ne öneriyorsunuz, bizim ne tür bir katkımız olabilir? Bizler de yeni müfredatın özelliklerine göre tarih, sosyal bilgiler müfredatının ihtiyaç duyduğu yeni yaklaşımlara örnek teşkil edebilecek materyaller sunmalarını veya uzman getirmelerini istiyoruz. Onlar da bu proje kapsamında getiriyorlar; şu ana kadar üç tane büyük çaplı toplantı yaptık. Buna değişik üniversitelerden akademisyen arkadaşlar, hocalarımız katıldılar, yurtdışından uzmanlarımız geldiler ve hizmet içi eğitim verdiler. Bizim zaten yeni müfredatın mantığı uluslar arası gelişmelere uygun; fakat uygulamada sıkıntımız var, güzel örneklere ihtiyacımız var. Bu anlamda EUROCLIO’nun diğer ülkelerdeki tecrübeden hareketle bize katkıda bulunacağını düşünüyoruz.

 

Ülkemizde de tarih eğitimi sürekli konuşuluyor. Ülkemizde tarih araştırmacılığı ile tarih öğretimi arasında nasıl bir bağ olduğunu düşünüyorsunuz?

 

Üniversitede yapılan akademik çalışmaların ilk ve orta öğrenim düzeyindeki öğrencilerin seviyesine göre adapte edilmesi ayrı bir uzmanlık alanıdır. Tarih araştırmacılarımız arşivlerle, çeşitli dokümanlarla birtakım tarihi araştırmalar yapıyorlar. Ortaya ürünler koyuyorlar, eserler koyuyorlar fakat bu akademik bir çalışma ve bundan tarihçiler yararlanıyor. Fakat ilköğretim ve lisedeki dersler nedir? Biz orada akademisyen yetiştirmiyoruz, uzman da yetiştirmiyoruz, ne yapıyoruz çeşitli disiplinlerden istifade edecek genç nesiller var. Örneğin tarih dersi alacak olan bir lise öğrencisinin büyük çoğunluğu tarihçi olmayacak, dolayısıyla bu adam tarihçi olmayacağına göre tutup da bir uzman düzeyinde tarih bilgisi almasına gerek yok. Ama nedir, biz şunu da biliyoruz ki bir milletin millet olmasında, o toplumun vatandaş yetiştirmesinde tarih ve sosyal bilgiler eğitimi önemli bir alandır. Ama önemli olan şudur: Bu akademik düzeydeki tarih araştırması, genç nesillere nasıl aktarılacak. Tabi bunun için uygun pedagojik yöntemler nelerdir, uygun teknikler nelerdir, uygun materyaller nelerdir, bunu da işte eğitim fakültelerinde bu işi yapan, eğitim alanında uzmanlaşmış isimlerin, akademisyen tarihçilerimizin ürettiği tarih bilgilerini ilk ve orta öğretim öğrencilerinin düzeyine göre nasıl sunulacağını düşünmeleri lazım. Tabi örneğin bir Halil İnalcık gibi, bir İlber Ortaylı gibi büyük tarihçiler çalışma yaparken oturup da ben bir ilkokul, bir lise kitabı yazayım demek durumunda değil, onlar tarih çalışması yapıyor. Bunların eserlerini o zaman okul kitaplarına uygun bir şekilde yerleştirmek de, buna uygun ders materyalini üretmek de Milli Eğitim’in, öğretmenlerin, eğitim fakültelerinin veya bu alanda uzmanlaşmış kişilerin işidir diye düşünüyorum.

 

Türk tarih eğitimi sisteminde ötekileştirme ve bizden olmayanlar konusunda günümüze kadar olan ders kitaplarını değerlendirdiğimizde karşımıza neler çıkmaktadır?

 

Bu konu da son yıllarda gündeme geldi. Özellikle Avrupa Birliği sürecinde tarih dersleri birçok ülkede milli devlet ve ulus devlet inşa ederken kullanılmış. O ülkenin ulusal kültürünün özellikleri ön plana çıkarılmış, ulusal tarihi ön plana çıkarılmış ve daha ziyade o ulusun gururunu okşayacak başarı dolu dönemler daha çok anlatılmış. Ama o gurur, o ulusun gururunu rencide edecek veya o tarihte başarısızlık olarak görülebilecek şeyler çok da fazla ön plana çıkarılmamış,  bu, bütün milletler için böyledir. Ama son yıllarda Batı’da analitik düşünme, çoklu bakış açısı, eleştirel düşünme gibi kavramlar gündeme gelince aynı şey tarihe de yansıtıldı veyahut da post-modern dönemde çoklu doğrular, çoklu gerçekler veya tek bir hakikatin olmadığı bakış açısına göre farklı gerçeklerin olabileceği anlayışı tarihçiler arasında da moda oldu. Öyle olunca ne yapıldı, denildi ki, tarihçiler aslında gerçekte olmuş olanı değil de kendi gördüklerini bize söylüyorlar. Dolayısıyla tarih kitabı okuduğumuzda asıl biz eskiden ne olduğunu değil de o tarihçinin yorumunu veya olmuş olanı onun bakış açısından okuyoruz. Dolayısıyla onların düşüncelerini mutlaklaştırmamamız lazım dendi. Bu tür düşünceler Batı’da tartışıldıkça bize de geldi, bizim akademisyenlerimiz de tartışıyor. Aynı zamanda Avrupa Birliği sürecinde, Ermeni sorunu, Kürt sorunu,  Kıbrıs sorunu gibi birtakım meseleler gündeme geldi. Son yıllarda kendi içimizde Kürt sorunu, Alevi sorunu; bunları çözelim, iç sorunlarımızı halledelim, daha güçlü oluruz şeklinde yaklaşımlar gündeme geldi.  Tabi böyle olunca o zaman birden bire farklı tarih anlayışları da gündeme geliyor. Örneğin diyelim ki en son mecliste yaşanan bir tartışmada Dersim olayı. Mesela bir milletvekili Dersim’de analar ağlamadı mı dedi, açılım dolayısıyla. Bu sefer Dersim isyanı neydi, orada ne oldu gibi farklı şeyler tartışılmaya başlandı televizyonlarda.

 

Tarih eğitimi yüce bir kimlik meydana getirme amacı mı taşımalı? Bu uğurda diğer önemli konuları önemsiz mi saymalıdır?

 

Dersim olayı açılıyor, Ermeni sorunu deniliyor soykırım mıydı, başka bir şey miydi yoksa sözde soykırım mıydı, Rumlarla Kıbrıs’ta ne olmuştu, Alevilerle ne olmuştu, Kürtlerle ne olmuştu? Kitaplara baktığınız zaman normal, ortalama bir vatandaş okulda öğrendiği tarihe baktığı zaman bu soruların çoğunun cevabını göremiyor. Cevabını bırakın, bu konulardan bahsedildiğini bile göremiyor. Şimdi nereden beslenecek? Bir bilgi ihtiyacı var. Piyasadaki kitaplar ne derece doğru söylüyor veya ne derece objektif? Sonuçta herkes kendi bakış açısına göre bir tarih yorumu getiriyor. O zaman mevcut kitaplar içerisinde doğru söyleyeni, objektif olanı veya kaliteli olanı nasıl seçecek kişi? Belli kriterler lazım. Bu kriterleri bilmeden doğru beslenemez. Dolayısıyla temel kaygı, zamanında ulus devleti oluşturmak ve ulus devlete uygun birey yetiştirmek olduğu için bu konular gündeme getirilmemiş, onun için şimdi de bunların sıkıntısını çekiyoruz. Şimdi bir geçiş süreci yaşıyoruz. Zaten artık televizyon, internet, yabancı dil bilenlerin yurtdışı kaynaklara ulaşmasıyla zaten farklı fikirleri artık herkes görebiliyor. Uzun vadede de bu, yoluna girecektir. Çünkü herkes bildiklerini ortaya koyarsa, eteğindeki taşları dökerse bir süre sonra bir senteze, tutarlı bir sonuca ulaşılacaktır.

 

Tarih ve medya arasındaki ilişkilere baktığımızda ders kitapları ile televizyonda gösterilen tarih filmi ve sinemalar bağlamında neler karşımıza çıkmaktadır? Medya ile tarih eğitimi arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz?

 

Son yıllarda televizyonlara baktığımız zaman birtakım tarihi dizilerin, özellikle yakın dönemle ilgili olanların popüler olduğunu görüyoruz. Örneğin “Bu Kalp Seni Unutur Mu?”  80’li yılları anlatıyor. 80’li yıllar bile genç kuşak için artık tarih olmaya başladı. “Hatırla Sevgili” vardı, Kurtuluş Savaşını anlatan “İpsiz Recep-Kara Yılan” gibi diziler, Balkanlardaki Osmanlıları anlatan “Elveda Rumeli” Daha önce de kaliteli diziler vardı, örneğin “Küçük Ağa” gibi. Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatan, Osmanlı’nın kuruluşunu anlatan diziler vardı. İnsanlarımız ve gençlerimiz vakitlerinin önemli bir kısmını televizyon başında geçiriyor. Tabi tarihle ilgili programlar da izleniyor. Orada şöyle bir tartışma var: Bu dizileri yapanlar, filmleri yapanlar tarihî gerçekleri ne oranda objektif yansıtıyorlar? Bu tür belgesellerin, filmlerin çekilirken uzman tarihçilerin de kadroda yer alması ve o dönemki tarihsel şartlara uygun bir şekilde çekilmesi doğru olacaktır. Öyle olmazsa bu filmlerde yanlış, birtakım tarihi hakikatlere aykırı bir şey olduğunda bu insanların akıllarında kalacağı için uzun vadede o yanlışları düzeltmek zor olabilir. Tabi buna sanatçılar da itiraz edebiliyor, filmlerde sanatçının, yönetmenin yaratıcılığı nerde kaldı diye. Onlar da bu yaratıcılıklarını kullanacaklar; ama birtakım tarihi gerçeklere uygun olmayan bilgiler varsa uzman tarihçilerin bunları düzeltmesinde fayda olduğunu düşünüyorum. Bu kriterlere dikkat etmek şartıyla bu filmlerin ve dizilerin tarih kitaplarından daha etkili, daha kalıcı olduğunu düşünüyorum.

 

Tarih eğitiminde evrensel değerler ve ulusal olarak farklılıklarımız arasındaki benzerlik ve farklılıklar işlenirken nelere dikkat edilmeli? Aralarında nasıl paralellikler kurulmalıdır?

 

Zaman zaman evrensel değerler veya Avrupa Birliği dediğimizde birtakım arkadaşlarımızda şöyle bir tereddüt oluşuyor: Avrupa Birliği sürecine ilerledikçe millî kimliğimizi kayıp mı edeceğiz, önce kendi tarihimizi öğrenelim, kendi tarihimizi öğrenmeyip de önce Avrupa tarihini mi öğreneceğiz diye. Şunu unutmamak lazım ki, biz insanlık ailesinin bir parçasıyız. Bizim tarihimiz de evrensel tarihten kopuk olarak anlaşılamaz. Orta Asya Türk tarihini anlamak için bir Çin tarihini bilmek faydalı değil midir, gerekmez mi? Sonra Selçuklulara gelelim. Selçukluları anlamak için Bizans, Sasani veya İran tarihini anlamak gerekmiyor mu? Gelelim beylikler ve Osmanlı dönemine, bu dönemleri anlamak için de Bizans’ı anlamak gerekmiyor mu? Osmanlı’nın büyümesi döneminde Avrupa tarihini anlamak gerekmiyor mu? Milli tarihi anlamak için bile dünya tarihi ile karşılaştırmalı okuyup anlamanız gerekiyor. Öbür türlü kendi milli tarihinizi bile anlayamazsınız. Birinci koşul budur. Dolayısıyla milli tarih bile diğer kültürlerle karşılaştırmalı olarak anlatılırsa bir anlam ifade eder. İkincisi değerler boyutuna bakacak olursak, biz içe kapalı yaşadığımız için zannediyoruz ki birtakım değerler sadece bize mahsus. Fakat başka kültürlerle temas halinde olunca şunu görüyoruz ki birtakım değerler her millette var. Mesela doğruluk; doğruluğu sadece biz mi yüceltiyoruz veya misafirperverliği sadece biz mi yüceltiyoruz? Yani biz misafirperveriz de öbür milletler değer olarak misafirperverliği küçümsüyorlar mı zannediyoruz? Şehirleşmenin getirdiği ortamda bazı değerler aşınabiliyor. Batı’ya gittiğiniz zaman, Batı’nın da kırsal bir bölgesine gittiğiniz zaman farklı bir atmosfer giriyorsunuz, büyük şehirlerde, metropollerde farklı bir atmosfer giriyorsunuz. Batı’daki herhangi bir ülkedeki insanın misafirperverliğini de nereden anlayabiliyorsunuz? Kırsal kesime gittiğinizde anlayabiliyorsunuz. Neden, çünkü daha az insanla temas içinde oluyorsunuz ve o insanların misafirperverliğini anlayabiliyorsunuz. Fakat Londra’ya veya New York’a gittiğinizde o ülkedeki insanın misafirperverliğini anlayacak temasın olmuyor ki. Aynı şekilde şimdi İstanbul’a gelen bir turist, kalabalık ortamda Türk’ün misafirperverliğini çok hissedemeyebilir. Ancak insanlarla birebir iletişime geçebildiği yerde o misafirperverliği hissedebilir. Dolayısıyla bizim kafamızda şöyle yanlış bir imaj oluşmuş: Sanki bütün güzel değerler bizde, başka milletlerde yok. Bunun uzun yıllardır başka milletlerle temas edemeyişimizden kaynaklandığını düşünüyorum. Diğer kültürlerle temas ettiğimizde başka insanlarda da bizde olan güzel değerlerin olabileceğini anlayacağımızı düşünüyorum. Bunu anlamamız da kötü bir şey değil, çünkü bizde olan güzelliklerin başka milletlerde olması üzülmemiz gereken değil, tam tersine sevinilecek bir şeydir. Demek ki bizim gibi iyi insanlar ne kadar da çokmuş deyip sevinebiliriz. Tabi bunu anlayabilmek için başka kültürlerle temasa geçmemiz lazım, yabancı dil öğrenmemiz lazım, daha çok insanın bizim ülkemize geldiği gibi bizim de başka ülkelere gidip farklı kültürleri yerinde öğrenmemiz lazımdır. Kendi kültürümüzün güzelliğini de ancak başka kültürlerle temas ettiğimizde anlayabiliriz.

 

Bu bağlamda bizim aldığımız tarih eğitiminin bilinçaltımıza yerleştirdiği bir olgu var: Komşu ülkeler ya da başka ülkeler ya da tarihte bizimle mücadele edenler günümüzde de hep bizim için kötülük düşünüyorlar. Bu açıdan baktığınız zaman günümüzdeki değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bu, soğuk savaş dönemi şartlarının ürünüydü. Biliyorsunuz 1. Dünya Savaşından sonra Osmanlı İmparatorluğu yıkılınca bu topraklar üzerinde ulus devletler kuruldu. Biz imparatorluk döneminde birlikte yaşadığımız ve artık şimdi komşumuz olan milletlerle uzun dönemler birlikte yaşadığımız için onların bizden kopup gitmiş olması ister istemez bizde tabi ki bir hayal kırıklığı, bir burukluk yarattı. Ve bir dönem bundan ötürü soğukluk oldu. Çünkü bir zaman aynı bütünün bir parçası iken sonradan ayrılmak bir soğukluk getirdi muhtemelen. Soğuk savaş döneminde de bulunduğumuz kamp gereği resmî, politik olarak daha soğuk davranmamız gerekiyordu. Tabi şunu göz ardı etmemek lazım, nasıl biz kendi milli çıkarlarımızı ön plana alan bir siyaset izliyorsak tabi ki başka milletler de kendi milli çıkarlarını ön plana alacaklardır. Bu bizim için ne kadar doğalsa başka milletler için de o kadar doğaldır. O zaman niye başka bir millet kendi milli çıkarını değil de bizim milli çıkarımızı ön plana alsın ki. Asıl önemli olan şey, kendi milli çıkarımız ön plana alırken başka milletlere karşı haksızlık yapmamak, düşmanlık yaratmamaktır.

Son yıllarda şunu gördük: Komşularımızla sürekli gerilime dayalı, sürekli çatışmaya dayalı politika izlemek ne komşularımızın ne de bizim menfaatimizedir. Bu, sürekli enerjimizi zayıflatan bir durum. Sürekli gerilim olunca daha çok silah alıyorsunuz. Sağlığa veya eğitime yatırım yapacağınız yerde savunmaya yatırım yapılıyor. Bu, diğer milletler için de geçerli.

Son yıllarda komşu ülkeler ile iyi ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor ve bundan biz de istifade ediyoruz, komşularımız da. Örneğin Suriye ile vizeler kalktı. İran ile, Rusya ile, Yunanistan ile iyi ilişkiler geliştikçe ticaret artar, turist gelir; böylece karşılıklı iyi ilişkiler gelişir. Şunu unutmayalım ki Avrupa Birliği dediğimiz birliği oluşturan ülkeler 1. ve 2. Dünya Savaşı’nda savaşmışlar ve birbirlerinden milyonlarca insanı öldürmüşlerdi. Sonra bakmışlar ki öldürmekle hiç kimse kârlı çıkmıyor, düşmanı öldürsen bile sen de ölüyorsun. O zaman ne yapmışlar, birlik kurmuşlar. Şimdi vize yok kendi aralarında ve bunun nimetini de görüyorlar. Ticaret anlamında, siyasi anlamda, sanat anlamında bunun faydalarını görüyorlar. Dolayısıyla bu anlamda Batı’daki ülkeler tarih derslerinde düşmanlığı körükleyici ifadeleri çıkarmışlar. Biz de Yunanlılarla birbirimiz hakkındaki kötü ifadeleri çıkarmıştık kitaplardan. Çünkü sürekli aynı şeyleri tekrarlamanın, kötü şeyler söylemenin bir faydası yok. Ancak bu şu demek de değildir; tarihte olanları unutacağız, bir savaş olursa bundan bahsetmeyeceğiz, bize karşı haksızlık yapılmışsa bunu dile getirmeyeceğiz. Bunu tabi ki söyleyeceğiz, fakat bunu gerçeği tespit etmek adına söyleyeceğiz. Yoksa geçmişte yaşananlardan ötürü bugünkü insanları suçlamak adına değil. Şunu unutmayalım ki seksen sene önce savaş olduysa o savaş seksen sene önceki insanlar arasında olmuştur. O dönemde yapılmış bir savaş için bu zamanda yaşayan insanları suçlamak yanlış olur. Belki de şimdi yaşayan insanlar o zamanlar yaşasaydı bunu kabul etmeyecekti.

 

Yeni tarih eğitimi anlayışı Avrupa’da ve ülkemizde büyük kargaşalar çıkardı. Örneğin Yunanistan eğitim bakanı tarih kitaplarını değiştirelim dediğinde büyük bir tepkiyle karşılaştı. İngiltere’de Thatcher döneminde tarih eğitimi çok tartışıldı. Avrupa’da milli kimliklerine düşkün olan milletler Fransızlar, Almanlar gibi o ülkelerde de yeni tarih eğitimine karşı çok muhalefet oldu. Galiba bu kolay bir sürece benzemiyor.

 

Bütün milletlerde milli tarih ağırlıklı bir tarih eğitimi olduğu için daha evrensel veya daha farklı bakış açılarını da, yöntemlerini de tarih eğitimine dahil etmeye çalışan bütün ülkelerde benzer tepkiler oldu. Bu tepkinin sebebi de şudur: İnsanlar zannediyorlar ki bu yeni yaklaşımla milli kimliğimiz kaybolacak. Yeni nesiller kimliksiz, köksüz kalacak. Halbuki başka milletlere hoşgörüyü göstermek milli kimliği neden kaybettirsin, neden aşındırsın? Milli kimliği korumak için illa da savaşçı veya saldırgan bir şey mi söylemek lazım? Bu olay sadece millilikle alakalı değil, bir de sosyal tarih dediğimiz bir yaklaşım var Avrupa’da. Burada deniliyor ki sadece savaşlardan bahsetmeyelim, sıradan insanın tarihini de tarihe dahil edelim. Mesela köylüler nasıl yaşardı, bir savaş olduğunda sıradan insanların hayatı nasıl etkileniyordu, o savaşa giden askerlerin eşleri, anneleri, babaları neler hissediyordu acaba? Veya o toplumun eğlence biçimi nasıldı, boş vakitlerinde neler yaparlardı? Ulaşım biçimi nasıldı, kasabalardaki hayat nasıldı? Bunları da tarihe dahil edince tarihin öznesi sadece meşhur kişiler değil, sıradan kişiler de olmaya başladı. Bunu eleştirenler de var. Bazıları sıradan insanın hayatında pek fazla bir değişiklik yok kesip atmayı tercih ediyor.

Bunlar farklı bakış açıları ve hepsi birbirini eleştiriyor, hepsi belki de belli oranda haklıdır. Batı’dan da bu tepkilerin gelmesinin nedeni o ülkelerde de milli tarihin kaybolacağı kaygısıdır. Örneğin Yunanistan’da yazılan bir kitapta Türklerle ilgili birtakım olumlu ifadeler veya Kıbrıs sorunu ile ilgili bazı ifadeler Yunanistan’daki milliyetçi kesimi rahatsız etmiştir. Aynı şekilde İngiltere’deki birtakım yaklaşımlar İngiltere’deki milliyetçi ve tutucu kesimi rahatsız etmiştir. Neden, çünkü o kesimler, adı üzerinde, var olanı koruma düşüncesi güdüyorlar. Türkiye’de de buna benzer kaygılar vardır; örneğin Avrupa Birliği sürecinde milli kimlik aşınıyor mu, dejenere mi oluyor gibi. Ben şahsen başka kültürlerle temasa geçmek kendi kültürünüzü aşındırmaz, daha da güçlendirir diye düşünüyorum. Eğer güçlü bir geçmişe ve bir kültüre, zengin bir tarihe sahipseniz diyalogdan çekinmezsiniz. Başka bakış açıları ile karşılaşmaktan korkmazsınız. Kendine güvenen milletler, kendine güvenen kültürler, kendilerine güvenen ideolojiler farklılıklarla temastan korkmazlar.

 

Bizim tarih ders kitaplarımıza güncel ve çağdaş değişimler çok geç yansıyor. Soğuk savaş dönemi olsun, Kıbrıs meselesi olsun, İran’la ilgili meseleler olsun, Karabağ meselesi olsun bütün bu gelişmeler bizim ders kitaplarımıza çok geç yansıyor. Türkiye’de bu durumun böyle olmasının sebebi ne olabilir?

 

Tarihçilikte şöyle bir yaklaşım vardır: Birtakım tarihçiler belli olayların tarihin ilgi alanına girmesi için üzerinden belli bir süre geçmesi kanaatindeydiler. Yani diyorlar ki güncel olanlar politiktir, tarihçinin bunlara girmemesi lazım. Ancak tarafların öldüğü, o olayları yaşayanların kalmadığı, bir anlamda üstünden zaman geçmiş şeyler, tarihçiler tarafından incelenmelidir anlayışı var. Güncel gelişmeler ise gazetecilerin veya politikacıların işidir gibi. Bir de şöyle bir kaygı var: Çok yakın döneme ait meseleleri sınıfa getirip tartışırsak günlük tartışmaların, politik tartışmaların içine gireriz. Bu da sınıf ortamında hoş olmaz. Ama yüz sene önceki veya iki yüz sene önceki olayı konuşmak daha rahattır gibi. Fakat şimdi şöyle bir sıkıntı da var: Bugünkü gençler için, ilkokul, ortaokul öğrencileri için bu dönemler artık tarih. Bu olayları babaları, dedeleri yaşamış, bu olaylara şahit olmuş; fakat kendileri bilmiyorlar. Bir örnek verecek olursam, geçenlerde bir öğrencim siyaset bilimi dersinden bir şey yazmış, bir soruya cevabında örnek vermiş, kendince diyor ki; Kenan EVREN’in Adnan MENDERES’i idam etmesi kötü bir şeydir. Demokrasiyi anlatırken örnek veriyor. Demokrasi iyi bir şeydir, demokrasi olmasa şöyle olur, böyle olur vs. Mesela Kenan EVREN ihtilal yapıp Adnan MENDERES’i asmıştı, bu iyi bir şey değildir. Öğrencinin doğum tarihine bakıyorsun 1984 veya 1985 doğumlu, dolayısıyla 12 Eylül ihtilalinde onlar hayatta değildi. Kenan EVREN’in adını çok sonraları duymuş, MENDERES’in de idam edildiğini duymuş. Kendi aklınca, demek ki, MENDERES askeri ihtilal sonrası idam edilmişti Kenan EVREN de askerî ihtilal yapan bir adam olduğuna göre MENDERES’i Kenan EVREN asmıştı gibi bağlantı kurmuş.

Demek ki genç nesillere yakın dönemde olmuş olayları öğretmenin zamanı gelmiştir. Çünkü bunlar da artık tarih oldu genç nesiller için. Şimdi siz 2. Dünya Savaşından sonraki olayları anlatmazsanız öğrenci bugünü kavrayamaz. Günümüz dünyasındaki bütün olaylar aslında 2. Dünya Savaşı sonrası gelişmeleridir. Tarihin amaçlarından biri de günümüzü daha iyi anlamak değil mi? O zaman bugünü nasıl anlayacak bugünün gençleri? Soğuk savaş, komünizm ve çöküşü, Berlin duvarı, Kore Savaşı. Örneğin Kore gazileri var, bunlar neden Kore’ye gittiler? Kore neresi, Türkiye neresi? Çocuk bunu nerden öğrenecek, kitapta öğrenemezse? Gidip de arşive girip eski gazeteleri mi okuyacak? Yani o yüzden başta bahsettiğim kaygı, yani olayların üzerinden çok uzun zaman geçmesi lazımdır anlayışı ve bu olaylara girersek günlük tartışmalar, politik çekişmeler olur şeklindeki kaygıydı bunu engelleyen.

 

Ülkemizdeki tarih eğitimini birilerinin tekelinde mi olmalı yoksa çok farklı yapılarla mı hazırlanmalı, çok farklı görüş açılarıyla mı hazırlanmalı?

           

            Literatüre baktığımız zaman herkes kendisi gibi düşünmeyeni suçluyor ve diyor ki iktidar değiştikçe tarihe yaklaşım değişiyor. Tabi ben bunun sadece iktidarla alakalı olduğunu düşünmüyorum. Siyasi iktidarlar dışında bir de görünmeyen iktidarlar vardır, kültürel iktidarlar vardır, maddi iktidarlar vardır. Entelektüel tekel vardır veya akademik tekeller vardır. Dolayısıyla belli dönemlerde belli eğilimler güçlü olabilir. Bu güçlü eğilimler de moda olabilir veya hakim düşünceyi onlar oluşturabilir, onların söyledikleri hep tekrarlanabilir. Ama yeni müfredatta çoklu zekâ, çoklu bakış açısı, çoklu perspektif, analitik düşünme, eleştirel düşünme gibi kavramların ön plana çıkarıldığını görüyoruz. Eğer bu düşünceler yeni müfredatla hayata geçirilirse gerçekten tarihle ilgili yorumlarda da farklı bakış açıları olabileceği zaten kendiliğinden gelişecektir. Bunu müfredat söylüyor. Kitaplarda belli konularda farklı kaynaklardan alınmış kaynaklar yan yana konularak öğrenciden bunları karşılaştırması isteniyor. Dolayısıyla öğrenci aynı konuyu üç farklı bakış açısını içeren kaynaktan gördüğü zaman ister istemez anlayacaktır ki meselelere farklı bakış açıları ile bakmak mümkündür. Dolayısıyla belli dönem belli düşünceler hakim olmuştur; ama artık çoğulcu demokratik ortamlarda bu tür tekelci anlayışların şansı zayıftır.

 

Tarih tanımlanırken iki şey çok tartışılır. Tarih tekerrürdür derler ya da tarih ibrettir derler.    Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Tarih tekerrür müdür, ibret midir?

 

Şöyle bir şey anlatayım: Zamanında padişahın biri, bütün tarihçileri çağırmış ve demiş ki ben eskiden neler oldu, geçmişte dünyada neler yaşandı, çok merak ediyorum. Bunu araştırın, kitaplar yazın da okuyayım. Bütün tarihçiler oturmuşlar yazmışlar yazmışlar aradan seneler geçmiş, yüzlerce cilt kitap yazmışlar. Padişah çağırmış ve sormuş ne oldu diye. Efendim işte yazdık istediğiniz kitabı diye yazdıkları yüzlerce cilt kitabı göstermişler. Padişah ben bu kadar kitabı ne zaman okuyacağım demiş. Siz bunları kısaltın da en önemlilerini seçin bana demiş. Tarihçiler oturmuşlar kısaltmışlar kısaltmışlar, tabi aradan da zaman geçmiş ve padişah yaşlanmış. Yine çağırmış, göstermişler kitapları ve yine padişahın gözüne çok gelmiş, bunları okuyacak vaktim yok demiş, biraz daha kısaltın diye emir vermiş. En sonunda kısaltmışlar ve diyelim ki 10-15 cilde düşürmüşler. Gelmişler ki artık padişah iyice yaşlanmış. Kitaplara bakmış ve benim bunları okuyacak vaktim yok demiş. Madem bu kadar araştırdınız siz bana yazdıklarınızın bir özetini anlatın da sizden dinleyeyim. Benim artık yaşım geçti kitap okuyamam demiş. Tarihçiler de bunun üzerine şunu söylerler: Sultanım insanlar doğmuşlar, yaşamışlar ve ölmüşler. Padişah ise şaşkınlıkla bu kadar araştırmanın sonunda bunu mu söylediniz bana. Ben bunu zaten biliyordum diye karşılık verir.

 

Tarihe baktığımız zaman insan hayatında olan şeyler aslında kısmen birbirine benziyor. Sonuçta ne bekliyoruz, her toplumda ekonomi var, ticaret var, sanat var, siyaset var, savaş var; ama hani birebir de bunlar aynı şekilde tekrarlanıyor da diyemeyiz. Benzerlikler var, farklılıklar var. İstersek tarihe baktığımızda bugünkü olaylarla benzer birçok olay bulabiliriz, farklı olaylar bulabiliriz, kıyaslama yapabiliriz. Ama tarihi olayları alıp da birebir determinist bir yaklaşımla tarihte bu olduğunda şu olmuştu, o zaman bugün bu olduğunda ardından şu olacaktır gibi katı kuralcı bir genellemeye varmamız doğru olmayabilir. Çünkü tarihte belli bir şeyin olmuş olması bugün de aynı şeyin mutlaka olacağı anlamına gelmez. Fakat tabi ki bugünkü olayları analiz ederken geçmişteki olaylara bakmak, onların sonuçlarına bakmak bize ipucu verir, ufuk verir, yol gösterir. Ama olayı formül haline getirip katı bir pozitivist anlayışla a=b, a+b=c şeklinde tarihten bugüne yönelik katı bir formül üretmek doğru değildir kanaatindeyim.

 

Küreselleşen bir dünya var, bir de yerelleşme var,  yani insanlar yerel şeyleri de merak ediyorlar. Küreselleşen dünyanın da dayattığı şeyler de var bize. Bu iki bakış açısı ile baktığımız zaman tarih eğitimi nereye varacak?

 

İlginç bir şekilde küreselleşme ve yerelleşme birbirini besliyor. Mesela şimdi milli devletler var, sonra küreselleşme, globalleşme olunca dendi ki milli kültürler yok mu olacak diye düşünürken bir de bire baktık ki milli kimlikleri bırakın, yerellikler ön plana çıktı. Bunu sosyal bilimciler, siyaset bilimciler tartışıyorlar. Çeşitli sebepleri olduğunu söylüyorlar; ama küresel olunca ne oluyor? Bütün dünya birbirine benzemeye başlıyor. Benzemeye başlayınca bu sefer insanlar farklılıkları özlemeye başlıyorlar, farklılıkları görmeye çalışıyorlar. Tarihte de öyle; mesela ne diyoruz, olaylara küresel bakalım. Şimdi dünya tarihine bakalım. Bakınca bu sefer büyük parçalara bakmak için küçük parçalara da bakıp bunlar arasında benzerliklere bakmak, kıyaslamalar yapmak lazımdır. Yani insan hayatını anlamak için hem büyüğe hem küçüğe bakacaksınız, bunlar birbirine zıt şeyler değil. Yerele bakacaksınız, yerelin üstünde bölgesel, ulusal, evrensel bunların arasında hep bir bağ vardır. Bu bağlantıyı koruduğumuz, arada kıyaslama yaptığımız sürece iki açıdan da bakmakta bir sıkıntı yok diye düşünüyorum.

 

   Ülkemizdeki tarih eğitimi konuşulurken geçmişte örneğin 80’lerde, 90’larda şu öne çıkıyordu: Herkes şanlı tarih hastalığı diye bir tarih hastalığından bahsediyordu. Ne olursa olsun biz kahramanız, yenilsek de kahramanız, yensek de kahramanız, asla bizim eksik yanımız yok, her şeyde mükemmeliz. 80’lerin,90’ların verdiği tarih bilinci buydu insanlara. Günümüzde bunun değiştiğini görüyoruz ama bir muhalefette çıkıyor. Yani bunu şanlı tarih hastalığı diye tabir edilen o düşünceyi taşıyan insanlar bilerek ya da bilmeyerek muhalefet yapıyorlar. Bu açıdan bakıldığı zaman bizim tarih eğitimimiz ne kadar zaman içerisinde rayına oturacak sizce?

 

Benim başta söylediğim gibi milli tarih anlatısında hep böyledir. Bütün milletler tarihteki güzel dönemlerden hoşlanırlar, bu anlaşılır bir şeydir. Yani biz bireysel olarak da öyleyizdir; geçmişteki başarılarımızı mı daha çok hatırlamak isteriz yoksa kötü anılarımızı mı? Öyle değil midir? Kötü anılarınızı sürekli hatırladığınız zaman insan sürekli mutsuz olur; ama iyi şeyleri hatırladığı zaman da mutlu olur. Tabi bu doğal, anlaşılır bir şey; ama önemli olan, dediğim gibi, bunu hastalık haline getirmemek ve kötü olayları da hiç olmamış gibi hatırlamamak. O zaman demek ki hafıza kaybına uğramışsınızdır. Şimdi birey olarak geçmişindeki hem iyi şeyleri, hem kötü şeyleri hatırlıyorsan, bunlardan da bugün için gerekli dersleri çıkarmışsan, sağlıklı, dengeli bir kişiliğin var demektir ki o zaman bir sıkıntı yok. Ama diyelim ki geçmişteki kötü olayların hiçbirini hatırlamadığınızı düşünelim. Bu nedir? Kişinin hafıza kaybına uğradığını gösterir. Yani hafızanın bir kısmı kayıp demektir. Veya sürekli kötü şeyleri hatırlarsan bu sefer de sürekli depresyonda olursun, kendine güvenin azalır, kendine acımaya başlarsın ki bu da bir hastalıktır. O zaman psikolojiniz bozulur hep kötüyü düşünmekle. Ama dediğim gibi, hep iyiyi düşünmek de, hiç kötü şeyler olmamış gibi bakmak da kendini aldatmaktır, psikolojik olarak hastalıktır. Sağlıklı olan nedir? Her şeyi bilmek; ama bunlardan gerekli dersleri, sonuçları çıkartmak. Tarihte de böyledir. Bizim tarihimizdeki güzel şeyleri, olumlu şeyleri tabi ki hatırlayacağız, tabi ki öğreteceğiz. Kötü şeyler olmuşsa bunu da kendimizi suçlama veya kötüleme anlamında değil; ama böyle olaylar da olmuştur, ondan gerekli dersi çıkarmak için bilip öğreneceğiz. Evet öyle oldu, böyle de oldu; bundan bugün için ne gibi bir ders çıkartıyoruz.Sağlıklı olan budur.

Hep kötüyü hatırlamak da sağlıksız, hep sadece iyiyi görmek, kötüyü olmamış gibi görmek de yanlıştır. Tabi önemli olan şudur: Dikkat edilmesi gereken, kötü olan bir şeyi iyiymiş gibi göstermek. Yani onu çarpıtmak veya iyi olan bir şeyi gizleyerek kötülemek; bu da zaten tarafsızlığa, bilimselliğe aykırıdır. Eğer böyle yapanlar varsa zaten objektiflik ilkesine aykırı davranıyorlar demektir.

 

Hocam siz seminerlerde, konferanslarda, sempozyumlarda birçok öğretmenle görüşüyorsunuz; Avrupa’ya da, dünyanın değişik ülkelerine de gidiyorsunuz. Ülkemizdeki eğitimcilerle Avrupa’da veya diğer ülkelerde karşılaştığınız eğitimcileri kıyasladığınızda ülkemizle ilgili veya onlarla ilgili olarak neler söyleyebilirsiniz?

 

Eğitimci olarak Avrupa ülkelerinden de, Doğu Avrupa ülkelerinden de, komşumuz olarak Gürcistan’dan da öğretmenlerle tanıştım. Aynı zamanda üniversite öğrencileri ile ve öğretim görevlileriyle de. Şunu gözlemledim: Biz insan potansiyeli itibarıyla, insan kaynağı itibarıyla dünyanın hiçbir ülkesinden geri değiliz, ileriyiz de demeyeceğim. En kötü ihtimalle eşitiz potansiyel olarak. Fakat maalesef bu potansiyelimizi kullanma noktasında sıkıntımız var. Burada bireylerden kaynaklanan eksiklikler olmakla birlikte sistemden kaynaklanan eksiklikler de vardır. Örneğin bizim öğretmenlerimizde bir yabancı dil bilmemekten kaynaklanan farklı kaynaklara ulaşamama, diğer ülkelerde olanları takip edememe sıkıntısı var; birincisi bu. İkincisi, şimdi tabi değişmeye başladı, ülkemizin ekonomik şartları dolayısıyla artık uçakla seyahatler kolaylaştı, gittikçe daha da kolaylaşacak. Bizim insanımız, özellikle eğitimciler –biraz da ekonomik durumdan kaynaklanan bir durum– az seyahat edebildiği, özellikle farklı ülkelere gidemediği için, başka milletleri, başka kültürleri değerlendirirken bazen gerçekçi olmayan değerlendirmelerde bulunabiliyor. Ama Avrupalılar ekonominin getirdiği rahatlıkla daha çok seyahat ettikleri için farlı kültürleri, milletleri birebir tanıma şansları daha fazla olmuş. O anlamda Avrupalı eğitimciler ve öğrenciler daha avantajlı diye düşünüyorum. Bir de sonuçta öğretmenler mevcut müfredatı, kitapları kullanıyorlar. Tabi dolayısıyla Batı’daki birtakım okullarda ders izlemeye girdiğimizde, evet öğretmenler güzel ders işliyorlar; ama müfredat öyle öneriyor. Çünkü müfredat ona uygun, kitap ona uygun. Dolayısıyla bizim okullarımızda birtakım öğretmenlerimiz bazı yeni sistemleri uygulayamıyorsa bunda da öğretmenimizin onu uygulamak istememesinden ziyade, birtakım fiziki veya bürokratik zorluklar var. Bunlar giderildiği durumda bizim öğretmenlerimiz de yenilikçi metotları uygulamaya istekli, hatta bunu uygulayan birçok öğretmenimiz de var. Çeşitli hizmet içi programlarında oldukça entelektüel, kendini geliştirmiş, yenilikleri takip eden birçok öğretmenimizle karşılıyoruz. Bu umut verici bir durum. Ama dediğim gibi, yabancı dil bilme, bu dil aracılığı ile dünyada olup bitenleri takip etme, bir de ekonomik durum iyileştikçe seyahat etme. Yani en azından Türkiye’de hiç olmasa farklı bölgelere, tarihî olayların yaşandığı yerlere gitmek. Bütçemize göre, örneğin yakın komşularımıza, mesela Suriye’ye, Şam’a gitmek, Gürcistan’a gitmek, İran’a gitmek. Artık buralara gitmek kolaylaştı ve artık vize de istenmiyor. Örneğin güneydoğuda yaşan bir öğretmenimiz yaz tatilinde Şam’a rahatlıkla ve çok ucuza gidip gelebilir. Artvin’de veya Trabzon’da yaşayan öğretmenimiz Batum’a çok rahat gidip gelebilir. Ağrı’da yaşan öğretmenimiz aynı şekilde İran’a gidip gelebilir. Bu ülkeler vize istemiyorlar, seyahat ücretleri de ucuz. İlle uçakla gitmenize de gerek yok. Otobüse binip gidersin Batum’a, gidersin Tebriz’e, gidersin Şam’a. Bu yeni bir ufuk demektir. Aynı şekilde Pegasus, Türk Hava Yolları gibi havayollarının Avrupa ülkelerine çok ucuz uçak seferleri başladı. O yüzden öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz bu imkanları kullanırlarsa dünyadaki diğer meslektaşlarından hiçbir eksik yönleri yok. Ama tabi ki geleneksel, yerleşmiş sistemi değiştirmek zaman alıyor.

 

Tarih ya da sosyal bilgiler öğretmeni adaylarına ve öğretmenlerine neler tavsiye edersiniz? Yeni yetişen nesillerde nasıl bir tarih bilinci oluşturmalıyız?

 

              Dünyaya açık olmak büyük bir avantajdır. Dünyaya açılmanın yolu da bir dil bilmektir. Tabi bir dil derken bunun adını da koymak lazım. Günümüzde öncelikle İngilizce. Ama varsa tabi başka dillerini de geliştirmeleri. Çünkü artık biz de küresel dünyanın parçasıyız. Başka milletler yok bizim hakkımızda kötü düşünüyor, yok şöyledir, yok böyledir diye acınmaktan, yakınmaktan ziyade o zaman sen gidip kendini anlatmalısın. İnternette bir sürü sohbet odaları var örneğin. E-mail grupları var, İngilizce biliyorsan örneğin, başka ülkelerdeki meslektaşlarınla yazışırsın, fikir alış verişinde bulunursun. Siz de veya biz de yabancı bir ülkeye gidip görüştük veya görüştünüz. Bakıyorsunuz ki yabancılar dinlemeye çok açık insanlar. Türk kültürünü anlatıyorsun, adam ben bunu hiç duymamıştım, ne ilginç, teşekkür ederim beni aydınlattığın için diyor. Ben yanlış biliyormuşum, düzelttiniz diye insanlar mutlu oluyor yani. Hatta diyor ki var mı bu konuda bir kitap, önerirseniz okuyacağım. Yani ortalama bir Batılının bize karşı birtakım eksik bilgileri aldığı eğitimden kaynaklanıyor. Ama bu adam eleştirel, sorgulayıcı kişiliğe sahip olduğu için aynı zamanda o eğitim sonucunda yanlışı gördüğünde de fikrini değiştirebiliyor. Nasıl görecek peki yanlışını? Sen kendini anlatacaksın veya sırf bunun için değil tabi ki sen de ondan bir şeyler öğreneceksin. Uzman geliyor bir yere, dil bilmediğin için gidip soru soramıyorsun örneğin. Veya internete girip bir konuda araştırma yapacaksın, belki araştırdığın o konuda yüzlerce İngilizce site var; ama İngilizce bilmediğin için istifade edemiyorsun. Veya Avrupa Birliği’nin Comenius, Leonardo da Vinci, Grundwig, Erasmus gibi milyonlarca euroluk eğitimcilere, öğretmenlere, öğrencilere yönelik fonları var. Bunlardan istifade etmek çok kolay, yani internetten girip üç sayfalık bir formu bir saatte doldurmaya bakıyor. Düşünebiliyor musun, bir saatte üç sayfalık form dolduracaksın ve karşılığında, örneğin İtalya’ya, İspanya’ya, bir ülkeye beş günlük bir çalışma ziyareti kazanacaksın. Ama bunu yapman için dil bilmen gerekiyor; fakat bilmediğin için bu imkan kaçıyor; bir bu. Yani bu çok önemli, özellikle genç öğrenci arkadaşlarımıza ben derslerde sürekli söylüyorum. Bu mutlaka çok önemli, artık İngilizce bilmek ekstra bir şey sayılmıyor günümüz şartlarında, sıradan bir şey oldu. Bunun için de çok pahalı, lüks şeylere gerek yok. Örneğin Uzun sokağa gitsin, oradaki kitapçılarda eski kitaplar, kasetler, cdler ne bileyim bir sürü materyal var. İnternet kafelerde görüyorum öğrenci arkadaşlarımızı, saatleri geçiyor. İnternette bir takım siteler, dil öğreten siteler vesaire. BBC’nin sayfalarına girerler öğrenirler.

İki, çok boyutlu okumak. Günümüz tabi bir anlamda internete, televizyona çok odaklandığı için öğrencilerimizde kitap okumama ve dolayısı ile ana dilini gereğince kullanamama eksikliği var. Türkçeyi güzel kullanamayan, konuşamayan, yazamayan bir öğrenci profilimiz var ne yazık ki. Biz özellikle tarih ve sosyal bilgiler öğretmeni yetiştiren bir bölümüz, dolayısıyla sözelci öğrenci geliyor bize, dolayısı ile bunların Türkçesinin daha güzel olmasını bekliyorsun; ama bu öğrencilerimiz bile yazarken, kendini ifade ederken çok kötü cümleler kuruyorlar. Bu da onların kitap okumadığını gösteriyor. Edebi eserleri okumaları kendilerini daha iyi ifade etmelerine yarayacağı gibi özellikle de tarih alanında farklı perspektiflerde yazılmış kitaplar okuyarak, farklı dergileri takip ederek çoklu bir bakış açısı kazanırlar ve tarihi meselelere, güncel meselelere daha farklı boyutlarda bakabilirler, entelektüel kişilikleri gelişir. Zaten entelektüel kişiliği gelişmiş bir insan da fark ettiriyor kendisini. Dolayısı ile öğretmen olduğunda da öğrenci onu daha ciddiye alır, daha çok saygı duyar ve ondan daha fazla istifade eder. Hem kendi kişisel gelişimi açısından, hem de öğrencilerine verecekleri açısından. Zaman zaman sorduğumda öğrenciler kitapların pahalı olduğunu söylüyorlar. Bizim burada Fatih Eğitim’in kütüphanesi var, ana kampüste kütüphanemiz var. Soruyorum, sen şimdiye kadar kaç tane kitap aldın? Kütüphaneden belki de hiç ödünç kitap almadı. Mezuniyet belgesini imzalatmaya gelen öğrencilerimiz oluyor, bir de kütüphane müdürünün de imzalaması gerekiyor. Diyor ki hocam kütüphane nerede acaba? Adam mezun olacak, kütüphaneyi bilmiyor. Bence temel olarak çok kitap okumak ve yabancı dil bilmek şart. Bunlara dikkat ederlerse gerisi kendiliğinden gelir diye düşünüyorum.

 


[ Yazar : İlhan Metinkale | Okunma : 5000 | Tarih: 21.02.2010 ]
         Oy : 13-Puan : 65



Son 5 Yorum

Henüz Yorum Yazılmamış.
Siz bir tane yazın..



Yorum ekleyin..(Sadece üyeler)

Kodlar , Duygular (Smile'ler)

Üyelik
Kullanıcı : 
Şifre : 
Hatırla :   Gizli : 

  
Anket
Sitemizi beğendiniz mi?
Evet (42 %)
Hayır (57 %)
56 - Katılım
Köşe Yazıları

Adem Karadeniz

TARİH YANLIŞ ANLAŞILIRSA BUGÜNÜN AYAĞI KAYAR

İlhan Metinkale

GEÇMİŞİN VE GELECEĞİN KISKACINDA TARİH ALGIMIZ

Hilal ZEYBEKOĞLU

Ulubatlı Hasan ve Şehadet Arzusu

Civan ÇELİK

1890’DA JAPONYA’DA BATAN ERTUĞRUL GEMİSİ VE ŞEHİTLERİMİZ

Hülya BELGİN

İyiki Varsın Türkçe'm

Ertuğrul GÜNER

SINAVLAR

Rümeysa

Derin Karanlık

Fazlı MACİT

BİZİM

Abdullah Enes GÜNAY

BAŞARILI ÖĞRETMEN
En Sevilenler
 Dosyalar:

 Yazılar:
 » İddia
BİZEGİTİMCİYİZ
Website motorumuz 2013 AspSitem Ay Yildiz
Bu sayfa: 0.27 saniyede yorumlandı.
toplist.htm dosyasi toplist 1 toplist 2 toplist 3