v   DOSYALAR
  v   YAZILAR
  v   { FORUM }
  v   DEFTERE YAZ
  v   SUNULAR
  v   RESİMLER

Menü
Site sayacı
Bugün : 10
Dün : 74
Toplam : 3373222
Sayfa izlenimi aldık..
Yedek
Sizin kodlariniz buraya eklenecek
GAZZE TRAJEDİSİYLE İNSANLIĞIN GERÇEK YÜZÜNÜ OKUMAK
  Tüm yazarlar || Bu yazara ait yazılar
   GAZZE TRAJEDİSİYLE İNSANLIĞIN GERÇEK YÜZÜNÜ OKUMAK

GAZZE TRAJEDİSİYLE İNSANLIĞIN GERÇEK YÜZÜNÜ OKUMAK
Gelecekte insanlığı kurtaracak şey utançtır.

Andrey   Tarkowski
Ünlü Rus Yönetmen

          İnsanlığı parçalanamaz bir bütün olarak görmek, birinin acısını herkesin acısı olarak algılamak gibi bir durum, şu yeryüzünde olacak mı? Masum insanlara yönelen silahlar bir barışın ve güzelliğin habercileri midir? Bütün bu olanları düşünenler insanlık adına korkunç bir hayal kırıklığına kapılmışlardır. İsrail’in aniden Gazze’ye saldırışı, kan dökmesi, masum çocukların ve sivil halkın öldürülmesi, Hz. Musa’ya Tur Dağında Allah Tarafından verilen on emrin ilki olan, ‘’Öldürmeyeceksin’’ emrinin ihlali değil midir? Merak ediyoruz silahsız ve yoksul bir halka bomba yağdırmak İsrail’i mutlu mu etmiştir?
   Savaş savaş savaş, yüzkaralığı insanlığın. İnsanın ruhunu alan ve insana her türlü vahşiliği yaptıran bir hastalık. Habil’in Kabil’i öldürdüğü günden bu yana fesat yeryüzünde. Savaşın kazananı olmaz demiş Churchill haklı olarak. Savaş sadece mahveder, arkasında korkunç acılar bırakarak,  herkesi mahveder.
   Savaş kibarlık taslanacak bir eğlence değildir; hayattaki en acımasız şeydir, bunu anlamalı ve savaşla oyun oynamamalıyız. Bu gerçekliliği korkunç bir gereklilikmiş gibi hiç şüpheye yer vermeden ve ciddiyetle kabul etmeliyiz. Her şey gelip buraya dayanıyor: Yalan söylemeyi bırakmalıyız. Eğer ortada bir savaş varsa, bu oyun değil savaştır. Savaşta vicdanlı olmak ve savaş ahlakı gibi şeyler aylakların ve eğlence düşkünlerinin en sevdiği vakit geçirme şeklidir. . Askerler en çok saygı görenlerdir. Ama savaş nedir; savaşta başarılı olmak için ne gereklidir; bir askerin yaşamındaki ahlakı değerler nelerdir? Savaşın ereği cinayettir; savaşta ne vardır? Casusluk, hainlik ve tüm bunlar için cesaret, bir ülkenin yok oluşu, yerleşim bölgelerinin yağmalanması, orduyu beslemek için hırsızlık… Ve tüm bunların adı ‘’ askeri strateji’’dir. Askeri sınıfın ahlaki değerleri nedir ki? Özgürlüğün yok oluşu, yani disiplin, tembellik, zamparalık ve ayyaşlıktır! Ama yinede askerler herkes tarafından en çok saygı gören sınıfı oluştururlar. Tüm egemenler askeri üniforma giyerler ve en büyük saygılarını en çok adam katletmiş olanlara sunarlar… Bunlar birbirlerini öldürmek için bir araya gelirler, onlarca, binlerce adamı boğazlarlar, kılıçtan geçirir,  kötürüm ederler.  Ve sonra da öldürdükleri adam sayısı için şükran duaları okuturlar, hatta sayıyı artırırlar! Katlettikleri adam sayısı ne kadar çoksa  başarılarının da o kadar büyük olduğunu sanarak zaferlerini yüceltirler.  ( Tolstoy, Savaş ve Barış, s.421-422, Çev. Birgül OĞUZ, Bordo/Siyah Dünya Klasikleri- Roman )
   Atom çağını buluşu ile başlatan Einstein şöyle demişti: Zincirlerinden kurtulan atom gücü her şeyi değiştirmiş, yalnız bir şeyi olduğu gibi bırakmıştır.: Düşünme tarzımızı. Bu yüzden örneği görülmemiş bir felakete doğru kaymaktayız. İnsanlık yaşayacaksa yeni bir düşünce biçimini bulmak zorundadır. ( Daver DARENDE, Emekli Diplomat-Yazar,Cumhuriyet strateji,19 Ocak 2009/238 )
Köroğlu :‘’ Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu’’ demişti. Günümüzde ise tüm insanlığı bir anda yok edecek silahlar icat edildi ve maalesef insanlık yok olmakla yüz yüze geldi. . Gazze katliamında parçalanmış insan cesetlerinin görüntüleri tüm dünyada derin yankılar uyandırdı ve protestolara neden oldu.
Gazze!
31 Aralık Çarşamba 2008 ( Milliyet Gazetesi )
Ece Temel Kuran
Para ve ölüm:

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Birliği’nin (ICIJ) araştırmasına göre, bugün dünya üzerinde, 6 kıtadaki 110 ülkede faaliyet gösteren, 90 tane kâr amaçlı paralı asker şirketi bulunuyor...
* * *
Dünya üzerinde paralı asker sağlayan şirketlerin toplam kârının yıllık 100 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. (Jim Swanso, The Bush League of Nations)
* * *
“...Tel Aviv borsası, Lübnan’la korkunç savaşın yaşandığı 2006’nın ağustos ayında yükseldi. Aynı yılın son çeyreğinde, Hamas’ın hükümete gelmesini izleyen, Gazze ve Batı Şeria’ya yapılan saldırılar sırasında da İsrail’in ekonomisi inanılmaz bir biçimde, yüzde 8 büyüme gösterdi.” (Naomi Klein, The Shock Doctrine)
* * *
“Seni aptal, mesele para! Parayı takip et!”
* * *
İran’da Ayetullah Ali Hamaney bütün Müslümanları Gazze’yi savunmaya çağırıyor. İranlı gençler, dünyanın efendilerine ve halkların sessizliğine hınçla, kalplerini yumrukları gibi sıka sıka adlarını listelere yazdırıyorlar şimdi.
Hamas’ın sürgündeki lideri Halid Meşal, Şam’dan bağırıyor:
“3. İntifada başlasın! Tek yol intihar saldırıları!”
Filistinli gençler, onları her kapıda soyup duran İsraillilere inat kapanıyorlar durmadan, maskeleniyorlar ve adlarını yazdırıyorlar listelere.
Gazze’deki doktorların ellerinde çocuklar ölüyor. Dünyanın vicdanı bir kez daha naylon, her çocuğun her son nefesinde. Çocukların adları yazılıyor listelere.

Savaş sektörü
Başka bir yerde de başka listeler yapılıyor. Kaç füze başlığı, kaç gözetleme kamerası, ‘kötü adamları’ ayırt edecek kaç bilgisayar programı, özel güvenlikçi adı altında kaç işkenceci ve kaç paralı asker, özelleştirilmiş ve off-shore’laştırılmış savaş için ne kadar paramiliter kuvvet...
İsrail Gazze’yi neden vurdu sorusu yanıtlanıp duruyor. Obama’nın kucağına bir sorun koymak için, İsrail’in iç politika hesapları için, Hamas’ı iktidarı terk etmeye zorlamak için, Gazze’yi nihayet işgal etme hazırlığı için... Hepsi doğru ve hiçbiri. Esas neden başka. 
Irak işgaliyle tavan yapan özelleştirilmiş savaş sektöründe İsrail her bakımdan bir numara. Hatta 11 Eylül’den sonra İsrail’in kendi korkularını sınırları ötesine ihraç etmeye başladığını, ABD ve Avrupa’yı tıpkı İsrail gibi güvenlik çılgınlığına sürüklediğini ve bu işten epey para kazandığını söyleyebiliriz.
Başta ABD olmak üzere tüm dünyaya yaptıkları ‘güvenlik’(!) ihracatının mallarını ise (sorgu yöntemlerinden akıllı kimlik kartlarına, akıllı kameralardan yalan makinelerine kadar) öncelikle Filistinliler üzerinde deniyorlar.
Bu bir sır da değil. Örneğin onlarca İsrail güvenlik şirketinden biri olan Suspect Detention Systems’ın sitesine girip bakın. ABD havalimanlarına 11 Eylül’den sonra sattıkları ‘iyi adamı kötü adamdan ayırma’ aygıtlarını Batı Şeria’da denediklerini, meşhur ‘check-pointlerde’ test sürüşü yapıldığını anlatıyorlar açık açık.
Diğer şirketler gibi bu şirketin de yönetiminde gururla gösterilen isimler arasında İsrail istihbarat örgütünün isimleri var.

‘Hamasistan’
Peki savaş bu kadar kârlı ve sürekli bir iş haline gelmişse, normal olarak(!) kâr etmeye ayarlı olan bu sektörün savaşı dört gözle beklemesi, çıkmayınca huzursuzlanması ve ‘ekmeğini taştan çıkarması’ gerekmez mi? Nihayetinde, en temelde olup biten budur. Gazze’de ya da Felluce’de, Bağdat’ta ya da Kâbil’de savaş ve güvenlik sektörünü hareketlendiren korku sürmelidir. 
İsrailli politikacılar, saldırının Gazze’ye değil Hamas’a yönelik olduğunu söylüyor. Tıpkı Beyrut’u bombalayıp Hizbullah’a nişan aldıklarını söylemeleri gibi. Ama biliyor musunuz ki nicedir İsrailli politikacılar Gazze’ye ‘Hamasistan’ diyor. Yani Gazze’yi çoluk çocuk, genç yaşlı bir siyasi örgütten ibaret hale getiriyor.
Bu ‘tanıtım kampanyasına’ İsrail merkezli çokuluslu savaş şirketlerinden pay ve reklam alan çokuluslu haber kanalları ve Batılı ana-akım medya da katılıyor. Yani hep birlikte önce düşman, sonra korku ve en sonunda da sadece özelleştirilmiş savaş sektörünün kazanacağı o kan gölü yaratılıyor.
İşte Gazze’de kalbimiz bu yüzden 370 kez dövülüyor.
Gazze soykırımı ve neo oryantalizm
HİLMİ YAVUZ
11/01/2009  ( Zaman Gazetesi )

Gazze'de ve herkesin gözü önünde apaçık bir soykırım yaşanıyor. Ve tıpkı Bosna'da olduğu gibi, bu soykırım Müslümanlara yönelik bir soykırım: Filistin'de Müslümanlar, Bosna'da Müslümanlar, Irak'ta Müslümanlar, Afganistan'da Müslümanlar...
Bu 'dinsel temizleme'nin ('religious cleansing') derindeki anlamı nedir? Huntington'un 'medeniyetler çatışması' tezi mi doğrulanıyor ya da doğrulanmak isteniyor? Yoksa Oryantalizm, en kaba ve barbar biçimiyle hayata geçirilmek mi istenmektedir?
Oryantalizm, evet, çünkü Avrupa, büyük bir ihtimalle, Hıristiyan medeniyetine ait bir mekân olarak temellük ettiği kıtasında (Avrupa kıtasında) olduğu kadar, kendi medeniyetinin bir devamı olarak gördüğü Filistin topraklarındaki Müslüman topluluklara, en hafif tabiriyle, ' fuzulî işgalci' gözüyle bakmaktadır. Zira Avrupa ve elbette İsrail, bu 'ilkel'(!) insanları, yani Bosna'daki ve Filistin'deki Müslümanları, 'ilkellikleri'nden kurtarıp modernleştirmek için ellerinden geleni yaptıklarını, ama onların, elbette dinlerinden kaynaklanan bu 'ilkellikleri'nden bir türlü kurtulamadıkları kanaatindedirler! Öyleyse, bu 'nankör' ve 'geri'(!) insanlara, modern ve medenî Avrupa'yı ve İsrail topraklarını fuzulî olarak işgal etmekte olduklarının anlatılması gerekir. Öyle ya, bu modern ve medeni insanların (Yahudilerin ve Hıristiyanların) arasında, Müslüman barbarların (!) ne işi vardır?
Bunun, Filistin meselesine sadece bir siyasî mesele olarak bakıldığında analiz edilebilmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Mesele, Filistin'in bugünü tarihsel, sosyolojik ve antropolojik bağlamı gözardı edilerek kavranamaz. Doğru teşhis konulabilmesi ve bundan geleceğe ilişkin çıkarımların yapılabilmesi, bunu gerektiriyor çünkü...
Huricihan İslamoğlu, 'Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Köylü' başlıklı o gerçekten önemli kitabında, 'ilkel' ve doğulu Filistinlilere karşı, 'modern' ve batılı İsraillilerin konumunun nasıl meşrulaştırıldığına ilişkin ibretâmiz örnekler verir. İsrail'in giriştiği modernleştirme (ve elbette, 'medenîleştirme!) eylemlerinin, Filistin'in Müslüman halkı için ne büyük yararlar (!) sağladığını gösterme işini, bir İsrailli Marksist akademisyen, Shlomo Avineri üstlenmiştir. İslamoğlu, 'Shlomo Avineri'nin Arap toplumu üzerindeki çalışmaları[nın] söz konusu meşrulaştırma olgusunun en güzel örneklerinden biri' olduğunu bildiriyor ve şunları yazıyor: 'Avineri, çağdaş Arap yöneticilerinin militarist niteliğini ve Arap toplumlarının azgelişmişliğini, Osmanlı despotizmi altında toplumu durağanlaşmış ve sınıflaşmamış olması iddiası ile açıklamaktadır. Avineri bu savdan kalkarak İsrail'in Filistin'i sömürgeleştirmesinin, bu bölgeyi geçmiş ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı H.Y.) kalıntılarını silmek suretiyle, modernleşme yoluna sokabileceğinden söz etmektedir.' 'Böylece', diye yazıyor İslamoğlu, 'ATÜT, Avineri tarafından, İsrail'in Arap topraklarındaki saldırganlığını meşrulaştıran bir kavramsal aygıt olarak kullanılmaktadır.'
Bryan S.Turner de, Türkçeye 'Marks ve Oryantalizmin Sonu' başlığıyla yayımlanan kitabında, Avineri'nin, İsrail'in Filistin topraklarını 'dolaysız ve yoğun (biçimde) sömürgeleştirme'sini, 'en yüksek modernleşme olanakları ile' eşitlediğini bildiriyor. Sömürgeleştirmenin, modernleşme olarak sunulması! Bu oryantalist söylem, bize hiç de yabancı gelmiyor! Bryan S.Turner, Avineri'nin 'en yüksek modernleşme olanağı' diye adlandırdığı sömürgeleştirmenin ne olduğunu açıklıkla bildiriyor: Geri kalmış Arap köylülüğünün işçi sınıfına dönüştürülmesi, Avineri'ye göre, Filistin halkını 'modernleştirecektir! Bryan S.Turner, bu sözüm ona 'modernleşme'nin arka planını da açıklıyor: 'Arap işgücü, İsrail'in endüstri yedek ordusunun bir parçasıdır ve Arap işçisi esas olarak, tarım, inşaat endüstrileri ve küçük meta üretiminde mevsimlik ve geçici işlerde istihdam yoluyla artı-değer katkısında bulunmaya zorlanan kırsal bir mültecidir. İsrail ekonomisi, yeni bir pazarın ve ucuz emeğin nimetlerinden yararlanırken, işgal bölgeleri (Müslümanlar H.Y) bağımlı ve çarpık bir gelişme patikasına oturtulmuştur.' İşte, Avineri'nin 'en yüksek modernleşme olanakları'!..
Sadece Avineri mi;- elbette değil! Bryan S. Turner, bu sömürüyü 'modernlik' gibi gösterme işinde Avineri'nin yalnız olmadığını da vurguluyor. Ona göre, B.Shaicovitch de, New Middle East dergisi'nde yayımlanan bir yazısında, İsrail'in 'modern bir ekonomik altyapıyı, demokratik bir siyasi aygıtı ve kentsel hizmeti sağlayarak, Arap Filistin'inde çok büyük bir ekonomik ve toplumsal devrimin 'zoraki ebesi' gibi hareket ettiğini' iddia etmektedir. Shaicovitch'e göre, İsrail'in Arap topraklarını işgali, Filistinli Müslümanların modernleşmesini sağlamak içindir: 'İsrail işgali, İsrail'deki Araplar ile, çevredeki Arap devletlerinin eski yönetici sınıfları arasındaki bağı kopartmış ve dolayısıyla Arap modernleşmesi için gereken koşulları sağlamıştır.' Shaicovitch, böyle buyuruyor!
Filistin halkına, anlaşılan, İsrail'in bunca 'iyiliği'ne (!) karşı küfran-ı nimette bulunmalarının bedeli ödettirilmektedir;- kadın, çocuk, bebek demeden Müslüman kanı akıtıla akıtıla! Gerçekçi olalım: Bu, tıpkı 1492'de Hırıstiyan Avrupa'nın, Müslümanları (Endülüs Emevilerini) ve Yahudileri kovarak Avrupa'yı Hırıstiyanlaştırma girişimleri gibi, bu defa gerek Avrupa'da (Boşnak) ve gerekse Asya'da (Filistinli) Müslümanları soykırım yoluyla tasfiye ederek Dünya'yı global ölçekte Judeo-Hıristiyanlaştırma girişimidir.

İsrail neden bu kadar acımasız?
Mustafa AKYOL  ( Star Gazetesi, Tarih: 12 Ocak 2009 Pazartesi )
İsrail, Gazze’de yürüttüğü ‘devlet terörü’yle, yüzlerce çocuk, bebek ve kadını öldürdü ve öldürmeye devam ediyor. Vicdanı olan hiç kimsenin bunun karşısında duyarsız kalması mümkün değil. Peki nasıl oluyor da, bazı istisnai ‘güvercinler’ dışında, İsrail toplumunun kılı bile kıpırdamıyor?
Son günlerde medyada yapılan veya internette gezen bazı yorumlar, bu sorunun cevabını Yahudi dininde ve Tevrat’ın savaş bahislerinde bulma eğiliminde. Oysa aynı Tevrat’ta merhamet, adalet ve barış telkinleri de var. Yahudilerin bunların hangisine meyledeceğini belirleyen, dinin kendisi değil, siyasi ve psikolojik faktörler.
Bu faktörler ise, Siyonizm’in yüz yıllık tarihi ile yakından ilgili. Bu ‘Yahudi ulus devleti’ ideolojisi, 19. Yüzyıl Avrupası’ndan devşirdiği sömürgeci, ırkçı ve militarist zihniyetin üzerine, bir de ‘beká paranoyası’ geliştirdiği için bu kadar zalim.
Bu gerçeğin altını çizen önemli bir öz eleştiri, geçen haftaki TIME dergisine uzun bir söyleşi veren Avrum Burg’dan geliyor. İsrail Parlamentosu’nun eski bir üyesi olan Burg, başında ‘kippa’ (Yahudi takkesi) ile dolaşan dindar bir Musevi. Ancak kendi devletinin terörüne karşı çıkmakla kalmıyor, bunu alkışlayan İsrail toplumunun hasta olduğunu söylüyor.
Burg’un yeni yayınlanan kitabının ismi ‘Soykırım Artık Bitti’. Anlatmak istediği, İsraillilerin Soykırım psikozu içinde yaşaya yaşaya, ‘hayatta kalmak’tan başka hiç bir amaç taşımayan ve dolayısıyla ahlaki kıstaslarını yitiren bir toplum haline geldikleri. ‘Kediler de hayatta kalmak ister, önemli olan bunu ne için istediğinizdir’ diyor ve ekliyor:
‘On Emir, insanlar arasındaki ilk anayasaydı. Sonra gelen peygamberler, çok çarpıcı bir biçimde, hep adil bir toplum çağrısında bulundu. Ortaçağ’daki (büyük Yahudi düşünür) Maimonides’e bakıyorsunuz, milletler arasında hiç bir zulmün olmadığı bir dünya umuyor. Yahudilerin asırlar süren hikayesine baktığımızda, sadece Yahudileri değil tüm insanlığı kucaklayan yüksek bir amaç olduğunu görüyoruz.’
Ama Burg’a göre İsrail, Soykırım’dan sonra tüm bunları bir kenara atıyor, ‘biz yaşayalım da başkalarına ne olursa olsun’ diye düşünmeye başlıyor, dolayısıyla ahlak duygusunu yitiriyor. Tevrat’ta geçen ‘Peygamber Krallığı’ kavramına atıfta bulunan Burg şöyle diyor: ‘Bugün ne yazık ki İsrail’de güçlü bir krallık var, ama peygamberlik yok.’
Bunu aktarmaktaki amacım, sadece ‘bakın, barışsever İsrailliler de var’ demek değil. Belki bundan daha da az fark ettiğimiz bir gerçek, elllerindeki ölüm makinelerini acımasızca kullanan İsraillilerin, aslında bir taraftan da tedaviye muhtaç hasta ruhlar oldukları. Biricik müttefikleri ABD dışında tüm dünyayı kendilerine düşman görüyor, Müslümanlara asla güvenemeyeceklerini, dolayısıyla onların üzerine sürekli dehşet salarak ayakta kalabileceklerini düşünüyorlar.
Asıl soru, bu gerçek karşısında biz Müslümanların ne yapması gerektiği. Filistinli kardeşlerimizin yardımına koşmak, onların yaralarını sarmak, onlara her türlü barışçıl desteği vermek gerektiğine hiç kuşku yok. Ama İsrail’in ‘beká paranoyası’nı tahrik ettiğimizde, o toplumun hastalığını derinleştiriyor ve saldırganlığını körüklemiş oluyoruz.
Ahmet Selim’in dünkü Zaman gazetesinde yayınlanan ‘Mücadele Nasıl Olmalı?’ başlıklı yazısı bence bu açıdan çok önemliydi. ‘İsrail’i ve Amerika’yı o roketlerle tedirgin edip hizaya getirmeye çalışmak, bunu yaparken de büyük sivil kayıplarını göze alıp insanî duyarlılıkların muhtemel tepkilerine güvenmek; mantıklı, isabetli, verimli, meşru bir yol mudur?’ diye soruyordu Sayın Selim, her cümlesinden vicdan ve akl-ı selim süzülen yazısında.
Bu, üzerinde mutlaka düşünmemiz gereken bir soru. Düşünürken aklımız ve kalbimize koyacağımız en önemli değer de, Filistin’in o masum ve mazlum çocuklarının hayatı olmalı.

ORTADOĞU’DA  YAŞANANLARIN TEOLOJİK AÇILIMI :
                   ‘SEÇKİN HALKIN’  MEŞRU ŞİDDETİ

( Prof. Dr. Nadim MACİT, Tusam Danişmanı, Cumhuriyet strateji-19 Ocak 2009/238  )

Şer ekseni;Soğuk Savaş döneminin ardından ötekini ifade etmek için üretilen politik-stratejik inşanın ve teolojik vizyonun adıdır.Bu teolojik vizyon ‘seçilmişlik ve imtiyazlılık’ gibi iki temel ilke üzerine oturur.Seçilmişlik inancı;dünyanın efendisi rolünü üstlenmenin,imtiyazlılık ise ‘bu niteliği üstlenen güç ne yaparsa yapsın,ona dokunulmaz,çünkü o Tanrı adına hareket etmektedir esasına yaslanır.Nitekim İsrail’in bölgede yaptığı saldırılar ABD tarafından şöyle açıklanır: Yapılacak bir şey yoktur,çünkü o Tanrı adına hareket etmektedir.
 
Seçilmişlik ve imtiyazlılık rolüne bürünen bir güç;kendi amaç ve hedeflerine karşı çıkan herkesi dünyaya dehşet salan şeytan olarak görür.Politik anlamda ‘şeytan üretimi’ Batı merkezli teo-politik çıkışların ürünüdür.Nitekim XIX. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nin kod adı: Günah İmparatorluğudur.İki kutuplu dünya sisteminde SSCB’nin kod adı: Şer İmparatorluğudur.Soğuk Savaş’ın ardından yeni ötekinin adı: Şer Eksenidir.Şer ekseni egemen gücün ekonomik çıkarlarını ve politik hedeflerini gerçekleştirmek için geliştirdiği stratejik bir modeldir.Bu model;Judeo-Hıristiyanlığın dünyanın geleceğine ilişkin teolojik vizyonundan beslenir.

BABİL’İN İŞGALİ
 Egemen,emperyal güce göre Şer Ekseni yirmi iki ülkenin yer aldığı coğrafyayı kapsar.Giriş kapıları: Babil ve Kudüs’tür. “Babil’in yükü,onu Amotsun oğlu İşaya gördü.Çıplak dağın üzerine bayrak diin,onları yüksek sesle çağırın,el sallatın da emirler kapılarından girsinler.Tahsis ettiğim kimseler ben emrettim,evet öfkemden ötürü yiğitlerimi,benim büyüklüğümle şenlik edenleri çağırdım.Dağlarda kalabalığın gürültüsü gibi!Orduların Rabbi cenk için orduları yokluyor.Bütün memleketi viran etmek için,Rab ve gazabının silahları uzak bir diyardan göklerin ucundan geliyorlar.” (İşaya 13: 1-5) Bu metinde geçen temalar Judeo-Hıristiyanlar tarafından Irak’ın işgali için kullanılmaktadır.Babil’in işgali;dünya hakimiyetini gerçekleştirmenin giriş kapısı olrak adlandırılmaktadır.Irak işgalinin Bush,tarafından Haçlı Seferi olarak adlandırılması boşuna değildir.Dünya hakimiyetini gerçekleştirmenin diğer kapısı Kudüs’tür.Judeo-Hıristiyanlık Kudüs’ü küresel sistemi inşa etmenin merkezi olarak görüyor.Hamas üzerinden İsrail’in başlattığı kıyımın hedefi Suriye’dir.Saldırının başladığı ilk günde hedefin Suriye olduğunu belirtmiştik.Şu an İsrail’in geldiği sınır budur.
 Soğuk Savaş’ın ardından ötekini tanımlamak için üretilen Şer Ekseni Projesi;öncelikle ekonomik alanda enerji havzalarını ele geçirme ve enerji akımını kontrol etmeyi amaçlar.Politik ve stratejik inşa,bunu elde etmenin yollarını,araçlarını ve hedeflerini kapsar.Teolojik vizyon ise 1933’te başlayan 1962’de II.Vatikan Konsili ile resmiyet kazanan İncil-Tevrat eksenli diyalogla,Judeo-Hıristiyanlığın Tevrat kökenli efsanelerinden ve mitlerinden beslenen ‘teolojik kurguya’ eşlik eder.Ayrıca bu tabloya ABD-İsrail,İsrail-ABD özleşmesinin sonucu olan politik-stratejik ve teolojik ittifakı da eklemek gerekir.Çünkü anılan ittifak,teolojik mitler ve efsaneler şer ekseni olarak adlandırılan coğrafyanın giriş kapıları olarak Babil’i ve Kudüs’ü gösterir.Babil ve Kudüs etrafında sahnelenen şiddeti ve kıyımı anlamak için ‘yukarıda kabaca sınırlarını gösterdiğim’ haritanın anlam alanını belirleyen teolojik köklere atıf yapmamız açıklayıcı olacaktır.İktidar arzusunu teolojik misyona dönüştüren iradenin uyguladığı şiddeti ve kendisini bu iradenin parçası olarak tanımlayan iktidarın ötekine karşı geliştirdikleri politikaları anlamak için bu zihniyetin açığa çıkarılması önem arz etmektedir.
 Şiddet ve kıyım,iktidar arzusunun doyurulmamış biçimidir.Doyurulmamış arzu,tarihe ve insana karşı nefreti besler.Bu nefret,ötekine karşı ‘misyona’ dönüşünce bütün insani sınırları aşarak vahşete dönüşür.Şiddetin misyona dönüşmesi ya ‘arzunun’ iktidar üzerinde yoğunlaşarak kendini rasyonelleştirmesi ya da ‘teolojik kalıba’ yerleştirerek Tanrı adına yapılması şeklinde olur.Eğer şiddet Tanrı tarafından bahsedilen ‘misyona’ dönüşürse her türlü vahşetin aracı olur.İşte yaşadığımız şiddet böyle bir teolojik misyonun uzantısıdır.Kendini Tanrı tarafından seçilmiş,özel ve efendi gören bir toplum ‘şiddeti kendi özelliğinin’ zorunlu parçası görür.O toplum için ‘şiddet bir haktır.’Diğer bir deyişle efendinin nefreti,mutlak ve sınırsızdır.Çünkü onun zihninde bir kendisi bir de ötekiler vardır.Öteki nefretin mutlak ve sınırsızlığı kadar şiddete layıktır.Çünkü seçilmiş toplumun iktidar arzusu,onun egemen olma isteğini engelleyen tarihe ve insanlığa karşıdır.Egemen grubun,tahakküm etkinliği anlamını ve araçlarını söz konusu arzudan ve teolojik köklerden alıyorsa bu devrevi olarak savaşa ve kıyıma dönüşür.Şiddet ve savaşı besleyen entegrizmdir.Entegrizm çağımızın önemli bir hastalığıdır.Şimdi bu hastalığın bazı görüntüleri üzerinde duralım.
 * İlahi kurtuluş her şeyin yaratıcısı olan Allah’a bağlanıp,O’nun iradesine boyun eğmiş bütün halklara seslenir.Oysa ilahi kurtuluş,bir eşi dahi olmayan bir mucizeye dönüştürülmekte ve seçkin bir halkın kısmi ve tarafgir bir Allah’ının bahşettiği bir imtiyaz olarak sunulmaktadır.Bunun en açık misali Yahudilerin seçilmiş bir toplum olduğu inancıdır.Ne var ki giderek yükselen Judeo-Hıristiyanlığın bürokratik ve politik alana yansımasıyla birlikte ABD’de kendisini böyle kalıpla açıklamaya başlamıştır.Söz konusu inanç açık ve pervasız şekilde ABD politikacıları tarafından sıkça dile getirilmektedir.Bu anlayışa göre Tanrı’nın halkı İsrail,saftır.Hiçbir ırka bulaşmamıştır. “Kızını onların oğluna vermeyeceksin ve onların kızını oğluna almayacaksın.” (Tensiye 7:3) ABD ise saf ve diğer halklara bulaşmamış Tanrı’nın halkının koruyucusudur.
 Seçkin bir halk efsanesinin ifade biçimleri şöyledir: “Dünya insanları,İsrail ve bir bütün olarak ele alınan diğer milletler olarak ikiye ayrılabilir.İsrail seçkin bir millettir.Bu temel dogmadır.” (Haham Cohen,Talmud,Paris: 1986, 104) Bu inancın kökeni tarihi bağlamı farklı,fakat anlamı aynı olan metinlere dayanır: “Ve senin kavmin gibi,İsrail gibi dünyaya herhangi bir millet vardır ki,Allah onu kendisi için kavim olarak kurtarmak ve kendisine bir isim yapmak,sizin için büyük şeyler yapmak ve Mısır’dan,milletlerden ve onların ilahlarından kurtardığı kavminin önünde,memleketi için korkunç olan şeyler yapmak üzere yürümüş olsun. (II.Samuel 7:23) “Senin adını büyük edeceğim ve seni mübarek kılanları mübarek edeceğim ve seni lanet edenleri lanet edeceğim.” (Tekvin 12:2) Judeo-Hıristiyanlığın dilini konuşan Bush ise şöyle der: “Peki, ya Tanrı barış ve huzuru bahşetmek için geçmişi kötülüklerden arındıracak ve Onun adına harekete geçmek üzere en doğru anın,en doğru milletin ve en doğru kişinin ortaya çıkmasını bekliyorsa…” (J.Beatty,In the Name of God,The Atlantic Monthly, 5 Mart 2003)

 ŞİDDETİN MAYASI
 Kendini özel,seçkin ve kurtuluşun temsilcisi gören bu anlayışın ‘tabiatında’ şiddet vardır.Çünkü kendisi özel,öteki sıradandır.Kendisi seçkin,öteki düşük ve bayağıdır.Kendisi Tanrı tarafından kurtuluşun temsilcisi,öteki sapkındır.Konulan ayrımlar ve tanımlar ötekini aşağılamayı ve yok etmeyi Tanrı tarafından bahşedilen ‘özel hak’ kalıbına yerleştirir.İktidar araçlarını elinde tutan böyle bir zihniyet;araçlar üzerinden ‘kontrol mekanizması’ oluşturur,herkesin özel dünyasına,yapıp etmelerine aşina olmak ister.Şiddetin ve kıyımın mayalandığı yer işte bu teolojik vizyondur.İktidar arzusunu ve egemenliği ‘özel misyona çeviren’ her anlayış,her toplum ve her devlet yapısı ve etiketi ne olursa olsun şiddetle buluşur.Çünkü böylesi bir anlayışın en önemli özelliği ‘ötekini’ tanımamaktır.Kendisini seçkin ve efendi gören anlayış ve iktidar biçimine göre ‘öteki’ veya ‘alt sınıf’ ,insandan daha aşağıdır.Ahlaki ve insani kaygılar nedeniyle ‘böyle bir aşağılamaya karşı yükseltilen her başkaldırı’ iktidarın ürettiği ve değer içerikli kavramlarla etiketlediği araçlar ve kurumlar yoluyla engellenir.Ötekine ilişkin adlandırmalar ve tanımlamalar buradan itibaren başlar.Tanımlamaya dönük etiketler ‘toplumsal algının nefretine’ ve iktidar arzusunun ürettiği çirkinlikleri örtmeye uygun kavramlar arasından seçilir.
 Egemen gücün sürekli yağmasına ve teolojik vizyona karşı çıkan herkes şeytandır.Dolayısıyla şiddet,bu tanım kapsamına giren herkese farklı biçimlerde yansıtılır.Politik-stratejik inşa ve teolojik vizyon bu şekilde belirlenince ‘ahlaki yargıların ve insani değerlerin’ hepsi bir tarafa itilip Efendi’nin şiddeti zincirlerinden boşanır.Irak’ta ve Filistin’de akıtılan kan Şer Ekseni şeklinde tanımlanan politik-stratejik inşanın ve teolojik vizyonun eseridir.Kendi özel bakışlarımızı bir tarafa bırakıp dünya-sisteminin ilan ettiği öteki ve onun coğrafyasına baktığımız zaman bunu net olarak görebiliriz.Böyle bir politik stratejik inşanın ve teolojik vizyonun parçası olanların sahnelenen şiddeti ve akıtılan kanı kınaması,bağırıp çağırması politik oyundur.Bir taraftan ‘stratejik müttefik’ edebiyatı yapmak bir taraftan da sahnelenen vahşeti kınamak izlenen siyasetin iki yüzüdür.İki yüzü birleştirip önermeye çevirdiğimizde karşımıza çıkan sonuç şudur: Şer ekseninin giriş kapılarında akıtılan kan küresel sistemin parçası olmalıyız diyenlerin fiilidir.Çünkü bu iki kapı ‘küresel sistemin’ yani İsevi kraliyetinin işareti sayılmaktadır.
 * Özel ve seçkin toplum algısının pratiği etnik temizlik misyonu ile buluşur: “Yeşu ve onunla birlikte bütün İsrail Lakiş’ten Eglon’a geçti.Yahova Lakiş’i İsrail’in ellerine teslim etti.Onu ele geçirdiler ve içinde hiçbir canlı bırakmamacasına orasını kılıçtan geçirdiler…Yeşu ve onunla birlikte bütün İsrail Eglon’dan Hebron’a çıktı (Yeşu 10:34) Bir halkın tarih içinde yaptığı bir savaşı ve sonuçlarını anlatan bu metnin entegrist tavırla,kendi dışında kalan herkes için uygulanması gereken bir teolojik esas olarak görülür.Nitekim 9 Nisan 1948’de Manahem Beghig,kendisine bağlı Irgun askerleriyle birlikte Deyr Yasin köyünün erkek,kadın ve çocuk 254 sakinini aynı mantıkla katliama tabi tutar.Günümüzde her türlü silahla Hamas üzerinden sivil halka dönük yok etme politikası söz konusu algının yeniden tanımlanmış biçimidir.Dikkat edilirse yine çocuklar ve kadınlar öldürülmekte ve medeni millet denilen güçler susmaktadır.Ayartılmış ortakları ise ikili dil kullanmaktadırlar.Duvarların arkasında bir türlü,mülletin huzurunda bir türlü.

 TANRININ ŞİDDETİ
 Tarihi bir durumu teolojik bir kalıba dökerek ötekine uygulaması gereken bir esas olarak görmek ve bunu Tanrı’nın emri olarak sunmak ‘şiddete içkin,ırkçı bir kültürü ve din anlayışını’ mücadelenin bir parçası yapmaktır.Bu koşullar altında iktidar arzusunun ve teolojik vizyonun gideceği yön ölüm içgüdüsü etrafında örgütlenen ve öldürmeyle ‘örneklenen’ gücün kendini kıyımla ifade etmesidir.Artık bu aşamadan sonra hedef toplum ‘edilgen bir et parçasıdır.’ Diğer bir deyişle eşyaya çevrilen kurbandır.Ölüm içgüdüsünden ölüm komandolarına ya da onların eşit derece insanlık dışı,soğuk,acımasız operasyon kuvvetlerine,gizli örgütlerine kadar uzanan ‘yok etme’ mantığı devreye girer.Kaldı ki bu anlayış egemen güç tarafından şöyle meşrulaştırılır: “İsrail halkı,Hıristiyanların delilidir.Yahudilik bu ağacın kökü,Hıristiyanlık dallarıdır.Tanrı Krallığı kök ve dalların birleştiği ortak gücün eseri olacaktır.İsrail her ne yaparsa yapsın ABD’nin koruması altındadır.’Alıntıladığımız ifadeler egemen gücün sessiz kalmasını  nedenini yeterince açıklamaktadır.Çünkü şer ekseni adı altında geliştirilen stratejinin teolojik mitler ve efsaneler açısından giriş kapıları: Babil ve Kudüs’tür.Yani Irak ve İsrail’dir.
 * Diğer bir teolojik efsane vaat edilmiş topraklar meselesidir: “Mısır ırmağından büyük ırmağa,Fırat nehrine kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim” (Tekvin 15:18) şeklinde geçen ifade Hz. İbrahim’le,yani tarihi bir durumla alakalı bir konudur.Ne var ki bu ifade seçilerek teo-politik esasa dönüştürülmüştür.Nitekim General Moşe Dayan 10 Ağustos 1967’de Jerusalem Post’a şu demeci verir: “Bizler,Tevrar’a sahipsek,bizler kendimizi Tevrat’ın halkı olarak görüyorsak,Tevrat’ta vaad edilen bütün topraklara sahip olmak zorundayız.”
 Kutsal toprak meselesi Yahudi-Hıristiyan tarihinin önemli tartışma ve ayrışma konularından birisidir.Bu sadece Yahudi toplumunun değil,Hıristiyanların ve özellikle Judeo-Hıristiyanlığın teolojik duyarlılığının merkezini oluşturur. ‘Küresel Sistemi/İsevi Kraliyeti’ gerçekleştirmek için politik-stratejik faaliyetlerin arkasına yerleştirilen teolojik efsaneler ve mitler,ne yazık ki bu coğrafyayı ahlaki ve insani ilkelerden kopmuş şiddetin,savaşın ve kıyımın alanı yapmaktadır.Fakat her nedense meselenin bu boyutunun üzeri ısrarla örtülmektedir.Politik-stratejik ittifakın hem Babil ve Kudüs’te hem de Irak’ın kuzeyinde izlediği politika ve inşa ettikleri yapılar ‘İsevi Kraliyeti’ gerçekleştirmenin araçlarıdır.Başımıza geçirilen çuval,terör belası,küresel yol haritasının içimizdeki ortaklar aynı teo-politik vizyonun araçlarıdır.Dolayısıyla ‘hem stratejik müttefik ve eş başkanlık’ ifadelerini kullanıp hem de yaşanan vahşeti kınamak çelişkilerin kozmik evreninde seyyahlık yapmaktan başka bir şey değildir.
 Tabi ki böyle bir politik pratik,stratejinin inşa ve teolojik vizyon ezilenlerin şiddete başvurmasına ve karşı şiddet cephesinin oluşmasına neden olmaktadır.uzun süredir egemen devletlerin baskısı,sömürüsü,politik oyunlar altında etüde tabi tutulan,egemen gücün ayarttığı politik-bürokratik yapıların baskıcı ve denetleyici uygulamaları altında ezilen İslam coğrafyası;kendi tarihi ve teolojik kodlarıyla hiçte bağdaşmayan şiddet hareketlerine ev sahipliği yapmaktadır.Çeyrek asırdan daha fazla bu coğrafyada-Afganistan,Irak ve Filistin’de-sahnelenen vahşet,barışa,demokratik kültüre,insani ve ahlaki değerlere katkı sağlayamaz.Dolayısıyla akıtılan kanlar,ötekine kan akıtmanın yolunu açan,yönetimini gösteren bir ‘örneklemeden’ başka hiçbir anlam taşımamaktadır.Diyalog ve barıştan bahsedenler acaba yaşanan olayları “çok güzel hareketler bunlar” şeklinde mi okuyorlar?
        Kaynakça

1- Joel Kovel, Tarih ve Tin, (Çev:H.Pekinel) İstanbul: 1994.
2- Roger Garaudy, İsrail, Mitler ve Terör, (Çev:C.Aydın) İstanbul: 1996
3- Arthur E. Zannoni, “The Challenge of Hebrew Scriptures In Jewish-Christian RElations”, The Divine Trinity, (Ed: David Brown) LOndon: 1969 .

Atatürk, Filistin ve Kutsal Topraklar ( Altemur KILIÇ, Türkiye’de Yeniçağ Gazetesi, 03/02/2009 )

Bir okuyucumdan, e-posta ile aldığım bilgileri aynen naklediyorum:    
Mustafa Kemal Atatürk’ün Filistin ve Kutsal Topraklar’la ilgili olarak 1937’de Meclis’te yaptığı konuşma...
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Meclis’te yaptığı bu konuşmayı, önce, Ankara’da Türkçe yayımlanan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi yayımlamış, Hindistan’da yayımlanan Bombay Chronicle gazetesi de bu açıklamayı Hâkimiyet-i Milliye gazetesinden almış ve 27.8.1937 tarihli nüshasında ‘Filistin’e el sürülemez, Kemal Paşa Avrupa’ya ihtar ediyor’ başlığı altında bir yazı yayımlamıştır.
(Bu belge, İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü antetini ve 20 Ağustos 1937 tarihini taşıyor. Aslı Ankara’da Milli Arşiv’de 030 10 266 793 25 numaralı dosyada saklı tutulmaktadır.)
“Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.
Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen Peygamber’in son arzusunu, yani Mukaddes Topraklar’ın daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cetlerimizin, Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettiği topraklarda yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayetiyle kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”

Suriye ve Lübnan’ın kurtuluşu
Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Gazi’nin huzuruna girdiğini ifade eden Hasan Rıza Bey, Atatürk’ün kendisine Suriye ve Lübnan konusunda anlattıklarını şöyle nakletmektedir:
1937 Ocak ayında İstanbul’a gelen Atatürk, beni Park Otel’e çağırttı. Gittiğimde kendisini sıkıntılı bir halde buldum. Bir şeyler söylemesini bekliyordum ki, dudaklarından şu cümleler döküldü:
“... paşa biliyor musun ki ben, Cumhurbaşkanlığını bırakıp, Hatay’a çete reisi olacağım. İşi silâhlı bir hareketle halletmek zorunda kalırsak, tutacağım yolu da çoktan kararlaştırmış bulunuyorum. Böyle bir durumda derhal devlet reisliğinden, hatta mebusluktan istifa edeceğim, serbest bir Türk vatandaşı olarak, bu işte çalışan arkadaşlarla beraber, Hatay topraklarına geçeceğim. Bildiğin gibi, bunun her zaman imkânı ve çok emin yolları vardır. Oradaki mücahitlerle ve anavatandan kaçıp bize katılacağından şüphe etmediğim kuvvetlerle, meseleyi yerinde ve içten halletmeye çalışacağım, isterse Türkiye hükümeti beni ve arkadaşlarımı asi ilân eder ve hakkımızda takibat da yapar.
Bir şey daha söyleyeyim; ben bugünkü (1937) Fransız idarecilerinin, Suriye ve Lübnan’a, öyle kolay kolay istiklâl vereceklerinden emin değilim. Zaten tatbikatı birtakım yersiz bahanelerle üç sene sonra talik etmeleri (ertelemeleri) de buna delil telâkki edilebilir. Binaenaleyh (buraya çok dikkat) biz hareketimizi onlara da teşmil ederek, kısa yoldan, gerek Suriye ve gerek Lübnan’ın özledikleri gerçek istiklâllerini temin edebiliriz...”
(Bkz. Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, 2 cilt, Yapı Kredi Yayınları, 1973). (bkz: ’On Yıl Savaş’Fahrettin Altay’ın hatıraları.)
Mustafa Kemal Paşa sadece Türk olduğunu ısrarla söylediği Hatay’ı kurtarmakla kalmayacak, yaygın bir kırsal gerilla savaşı örgütleyip; Lübnanlı ve Suriyeli Araplarla birlikte, onların bağımsızlıkları için, Fransız emperyalizmi ve sömürgeciliği ile savaşacakmış!

 Avrupa neden sessiz diye bir düşünce içimizden geçebilir. Avrupa hep öyledir. İnsanlık trajedilerinde Avrupa’dan ve tüm batıdan medet ummak beyhudelikten öteye geçmez. Batının politikası ikiyüzlülükte düğümlenir. Onların anlayışına sığınmak kuzunun kurdun insafına sığınmasından başka bir şey değildir. Bunu itiraf ediyorlar  da :’’ Postmodern dünya çifte standartlara alışmaya başlamak zorundadır. Kendi aramızda, kanunlar ve açık müşterek güvenlik esasında eylemde bulunabiliriz. Ancak postmodern Avrupa kıtasının dışında eski moda devletlerle uğraşırken daha önceki bir dönemin kaba metotlarına dönme ihtiyacındayız;
Kuvvet, önleyici saldırı, hile, hala her devletin kendi için olduğu 19. yüzyıl dünyasında yaşayanlarla uğraşmak için her ne gerekliyse. Kendi aramızda hukuku koruyalım, ancak ormanda iş yaparken orman kanunlarını da kullanmak zorundayız.’’ ( Robert Cooper, Why we stil needs empires, The Observer, 7 Nisan 2002 )

Bütün bunlardan bir anlam çıkarmak bizlere kalmış…


[ Yazar : İlhan Metinkale | Okunma : 986 | Tarih: 07.03.2009 ]
         Oy : 1-Puan : 1



Son 5 Yorum

Ekleyen: ilhanmetinkale
Aziz Kardeşim,bu güzel yazın ve duyarlılığın için seni tebrik eder,çalışmalarının devamını dilerim.Özay Ahçı
Tarih : 16.01.2011 10:07:03




Yorum ekleyin..(Sadece üyeler)

Kodlar , Duygular (Smile'ler)

Üyelik
Kullanıcı : 
Şifre : 
Hatırla :   Gizli : 

  
Anket
Sitemizi beğendiniz mi?
Evet (46 %)
Hayır (53 %)
91 - Katılım
Köşe Yazıları

Adem Karadeniz

TARİH YANLIŞ ANLAŞILIRSA BUGÜNÜN AYAĞI KAYAR

İlhan Metinkale

GEÇMİŞİN VE GELECEĞİN KISKACINDA TARİH ALGIMIZ

Hilal ZEYBEKOĞLU

Ulubatlı Hasan ve Şehadet Arzusu

Civan ÇELİK

1890’DA JAPONYA’DA BATAN ERTUĞRUL GEMİSİ VE ŞEHİTLERİMİZ

Hülya BELGİN

İyiki Varsın Türkçe'm

Ertuğrul GÜNER

SINAVLAR

Rümeysa

Derin Karanlık

Fazlı MACİT

BİZİM

Abdullah Enes GÜNAY

BAŞARILI ÖĞRETMEN
En Sevilenler
 Dosyalar:

 Yazılar:
 » İddia
BİZEGİTİMCİYİZ
Website motorumuz 2013 AspSitem Ay Yildiz
Bu sayfa: 0.21 saniyede yorumlandı.
toplist.htm dosyasi toplist 1 toplist 2 toplist 3