v   DOSYALAR
  v   YAZILAR
  v   { FORUM }
  v   DEFTERE YAZ
  v   SUNULAR
  v   RESİMLER

Menü
Site sayacı
Bugün : 40
Dün : 45
Toplam : 3373469
Sayfa izlenimi aldık..
Yedek
Sizin kodlariniz buraya eklenecek
DOĞU VE BATI MEDENİYETİNİN İNSAN YAPISI ÜZERİNE BİR KIYASLAMA
  Tüm yazarlar || Bu yazara ait yazılar
   DOĞU VE BATI MEDENİYETİNİN İNSAN YAPISI ÜZERİNE BİR KIYASLAMA

DOĞU VE BATI MEDENİYETİNİN İNSAN YAPISI  ÜZERİNE  BİR KIYASLAMA
Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol,
vazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol,
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
                                         Mevlana Celaleddin-i Rumi                                                                                                                                                                                                                                                                   

                         Beyaz adamın yükünü omuzla
                         Yetiştirdiklerinin en iyilerini yolla
                         Sürgün kader olsun oğulların için
                         Senin tutsaklarına hizmet için
                         Ağır işlerin başında bekle;
                         Telaşlı ve vahşi halklar üzerinde
                         Yeni ele geçirdiğin ve suratı asık
                          Yarı şeytan ve yarı çocuk

                                Rudyard Kipling ( Edward W. Said, Culture and İmperialism, s.17, London,1993 )

  Doğu ve Batı, aynı dünyanın farklı bakışları. İkisi de alabildiğine gururlu ve en doğrusu benim diye haykırıyor. Batı son üç asırdır şaha kalkmış ve iyi entelektüelleri var. Doğu ise çaptan düşmüş güçlü bir inanışın sahibi. Doğu ne olursan ol yine gel diyor. Batı ise Ben diyor. Doğu paylaşıyor, Batı ise paylaşmıyor. O halde zafer sağlamdan ve insanlığı özüne sığdırandan yana. Tabii ki geleceğin şekillenişi de ortada.

  Şimdi sizleri Doç. Dr. Halis ÇETİN  tarafından hazırlanmış olan ve Doğu Batı düşünce dergisinin 41. sayısında yayınlanan ‘’ Çatışma ve Diyalog Tartışmaları Arasında İki İnsan,İki Medeniyet Hay Bin Yakzan, Doğu-Robinson Crusoe, Batı ‘’ adlı makalesiyle baş başa bırakıyorum.

A. MEDENİYETLERİN DOĞAL İNSANI

 Bu çalışmamıza tarihsel olarak her iki medeniyetin tohumlarının atıldığı 13. ve 17. yüzyıl arası dönemde yaşamış her iki medeniyet için de önemli düşünürle olan İbni Tufeyl (1106-1186) ve Daniel Defoe’nun (1660-1731) eserleri Hay bin Yakzan ve Robinson Crusoe’daki medeniyet kurgularını inceleyeceğiz.Her iki eser de ıssız bir adaya düşün insanın hikayesidir;biri Doğulu diğeri Batılı,Biri Müslüman diğeri Protestan.Bu eserler doğal durumdaki bir insanın doğası üzerine yazılmış,her iki medeniyetin en üst eserleridir.İnsanın doğası üzerine çalışmalar aslında bir medeniyetin hangi insan üzerine kurulacağı sorusuna cevap arayışıdır.Doğu’nun ideal tipi Hay,Batı’nın ideal tipi Robinson’dur. Hay,o dönemde İslam medeniyetinin en önemli sorunsalı olan Allah ve akıl sorgulamasını yapmak,saf aklın Allah,doğa ve hayatla ilişkisini keşfetmek için saf medeniyet ve hikmet arayıcısı olarak ıssız adaya daha bebekken konmuştur.Robinson ise bunun tam aksine,kendi döneminde Batı medeniyetinin en önemli sorunu olan yeni bir medeniyet kurmak ve diğer medeniyetlerin medenileştirilmesini(kolonizasyon,emperyalizm) sağlamak örnekliği için asaya ilkel insanları “medenileştirecek” uygar insan misyonuyla ve donanımıyla getirilir.Bu açıdan bakılınca Hay,doğa ve hayat kaynaklı bir medeniyeti tecrübeyle/deneme yanılma yoluyla kurmaya çalışan bir kaşif,Robinson ise doğa ve hayata hükmeden ve onları kendi misyonuyla/bilgisiyle yeniden düzenleyen/kullanan bir medeniyet mucididir.Kısaca bu hikayelerden biri bir medeniyet arayışını,diğeri bir medeniyet yayılışını anlatır.Doğal olarak da kahramanlardan biri misyon diğeri de misyonerdir.

1. HAY BİN YAKZAN

 Hay,yasak bir ilişkinin meyvesi olarak dünyaya gelir ve ıssız bir adaya atılır.Bir ceylan tarafından büyütülür.Büyüme süreci boyunca hayvanları taklit ederek ve akıl yürüterek adada yaşamayı öğrenir.Aklı ile Allah’ı,doğayı,hayatı keşfeder.Diğer bir adadan kendi adasına gelen dindar biri olan Absal ile dostluk kurarak toplumsal,dinsel bilgileri ondan öğrenir.Absal kendi toplumundan ayrılıp inzivaya çekilmek için adadadır.Diğer adadaki kardeşi Salaman,dinin görünen gerçekleriyle ilgilenen biridir ve onların adası dinsel ve toplumsal olarak bozulmuş bir adadır.Hay ve Absal o adada dinin gerçeklerini insanlara anlatmaya çalışır ve sonuçta insanlardan ayrılarak adaya geri dönerler.Hikayede Hay saf aklı,Absal saf imanı,toplum ise dünyevi gerçekleri temsil etmektedir.Hikaye o dönemin tartışma konusu olan  “insanın doğası pür akılla birleşebilir mi? Felsefe ve din arasında tam bir uygunluk var mı?” sorularının cevabını arar.Akıl ve vahiy arasındaki ilişkide birbirinin yokluğuna katlanamazlık çıkar.Vahiysiz akıl ve akılsız vahyin eksikliği vurgulanır.Akıl ve din birbirini tamamlar.Filozof ve dindarın buluşmasının hikayesi olan eserde dindarın filozofa tam bir hayranlığı ve teslimiyeti vardır.Eserde bir toplumu bozan unsurlar olarak dünya nimetlerine meyletmenin anlatılması da önemli bir ayrımdır.

2. ROBINSON CRUSOE

 Robinson İngiltere’de yaşayan tüccar/orta sınıf/burjuva bir ailenin çocuğudur.Zengin olmak için Brezilya’da çiftlik edinir,köle ticareti yapar,Afrika’dan köle getirmeye gider,gemisi bitince ıssız bir adaya düşer ve orada yaklaşık otuz yıl doğayla,hayvanlarla,diğer insanlarla mücadele eder.Robinson hiçbir zaman bu adayla yetinmez,sürekli karşıdaki adaları düşünür,oraya gitmek ister.Yamyamlar arasında kurban olan Cuma (Friday)’yı kurtarır.Ona konuşmayı öğretir,dini inançları anlatır.Kıyıya yanaşan bir geminin iç çatışmasında kaptanı kurtarır.Kaptan ona minnettar olur ve tayfasıyla birlikte onun emrine girer.O adanın mülkiyetini üzerine alarak ve orada vatandaşlar bırakarak zengin biri olarak ülkesine döner.

B. MEDENİYETLERİN DOĞASI

1.DOĞAL HAYAT

 Hay için benlik,Allah’ın muradına uygun olarak şekillendirmeye çalıştığı bir duygudur.Tüm canlıları kendisinden üstün özellikler ve zaaflar atfederek tanımlar.Tüm canlılara değer veriri,onları korur.Tüm değerinin Allah’tan kaynaklandığına inanır.Allah’a benzemek,onu taklit etmek en büyük şereftir.Allah’ın karşısında küçülürken,haddini bilen,sınırlı bir ben duygusu vardır(İbni Tufeyl, 1996:124,129).
 Robinson ise tamamen bencil,kendisinden güç ve makam olarak aşağı olanlara karşı kibirlidir.Kendisine “Efendi!” diye hitap edilmesini ister.Tek başına bile kendisi ıssız adanın kralı ilan eder.Evinde beslediği hayvanların efendisidir,kendisiyle konuşma şerefini papağana verir,adasında istediğini asar,istediğini keser,herkese dileğini kadar hak ve özgürlük verir,adada tek yetkili otorite kendisidir,hiçbir uyruğuna kendisine itiraz etme,başkaldırma imkanı tanımaz(Defoe, 1998: 95).
 Adaya başka insanlar ayak bastığında,onları bir arkadaş veya birlikte yaşayacak insanlar değil birer uşak,birer köle olarak değerlendirir.Dünyanın merkezinde kendisi vardır.Onlar bu kral uğruna gerektiğinde ölmesi gereken birer uyruktur,tüm varlıklarını bu yüce zata borçludurlar.O da zaten bunu devamlı olarak yüzlerine vurur.Tüm ilişkilerin merkezinde kendisi vardır.Tüm varlıklarla ilişkisi pragmatiktir.Allah’ı bile zaman zaman kendine faydalı olup olmamasına göre değerlendirir.Tüm varlıklar onun için iki sınıftır.Faydalanılacak olanlar,faydalanılmayacak olanlar,mutluluk verenler,acı verenler.
 Kahramanlar,kendilerini,hayatı ve dünyayı kim olduklarına verdikleri cevap doğrultusunda tanımlarlar.Biri insan doğasının keşfine çıkıp,iyiliklerini geliştirmek,kötülüklerini temizlemek için uğraşırken,diğeri her şeye benlik duygusunu sunan,kendi beliği ile evreni doldurmaya çalışan,her yerin kendisinin olmasını isteyen,hırs tutkunu bir insandır.Biri egosunu terbiye ve temizliğe tabi tutup kontrol altına almaya çalışırken diğeri egosunu besleyen,büyüten,onu kontrol etmek yerine onun kontrolüne giren bir kişidir.
 Hay,beslenmek için türünün devamını sağlamakta zorlanmayan,çekirdeği olan meyveleri tercih eder.Çekirdekleri asla yemez,bozmaz,taşlık ve çorak alanlara atmaz,toprağa gömmeye çalışır.Olgunlaşmış meyveler dururken hamları tercih etmez.Bitkileri asla kökünden koparmaz,tohumlarını toprağa atar,yiyecek bitki bulamazsa hayvanlardan önce yumurtaları,bunun da sayısı en fazla olanı tercih eder (İbni Tufeyl, 1996: 131-132)
 Robinson,çalışkanlığından dolayı oldukça iştahlı ve bir o kadar da oburdur.Her besinden tatmak,her gördüğünü yemek,canının çektiği şeylere ulaşmak ister.Bilip bilmeden bitkileri koparır,üzümden şarap yapar,her yemekten sonra jahve keyfi yapar.Bir yemeği bir gün üst üste yediği zaman hayıflanır,börek yapar,muhallebi yapar (Defoe, 1998: 105-107).Karşısına çıkan bir liman ağacından taşıyabileceği her yerine limon doldurur.Üzümü gereğinden fazla toğlayarak çürütür.Mutlu olmak için her yolu meşru kabul eder (Defoe, 1998: 85-87),Hay,hayatını kendisinin ulaştığı helal ve haramlar çerçevesinde sınırlandırırken Robinson için hayatta sınırlandırma olmaz.
 Hay,hayvan elbiselerinden elbise yapar,çıplak olmaktan utanır.Giyiminde temzilik,düzenlilik,güzellik,estetik çok önemlidir.Sık sık yıkanır,dişlerini,tırnaklarını,gövdesini sürekli temizler.Çiçeklerden,otlardan güzel kokular elde eder,onları sürünür (İbni Tufeyl, 1996: 134).
 Robinson,eskiyene kadar aynı elbiseyi giyer.Elbise giymeyi düşünmez ama sıcaktan derisinin su toplamasından korktuğu için giyinir.Kendisine terzilik hünerleri yardımıyla elbise diker.Elbiseleri için estetik,temizlik ve düzenlilikten ziyade ihtiyaçlarını karşılamak amacını gözetir.Giyimdeki amacı,daha çok alet taşımak ve kendini korumaktır.Adayı keşfetmek için elbisesine aletlerini,silahlarını koymak üzere onlarca cep yapar.Hatta o halini palyaçoya benzeterek güler.Temizliğe hiç önem vermez.Çok kirli ve düzensiz olduğunu sık sık dile getirir.Fakat ülkesine dönerken gemideki en iyi elbiseleri seçerek bir kral gibi giyinir (Defoe, 1998: 116).
 Hay,besinleri vücudunun sağlığı için tercih eder.Bedenini Allah’ın bir emaneti olarak kabul eder.Beden onun için Allah’a karşı görevlerini yerine getirmenin,ona ibadet etmenin bir aracıdır.Allah’a karşı görevlerini yerine getirmek için sağlıklı olması gerektiğine inanaır.Bu yüzden sade bir hayat yaşamayı ve dış etkilerden bedenini korumayı tercih eder (İbni Tufeyl, 1996: 87,95).
 Robinson ise çok çalışır,bedenini amacı olan her şeye seferber eder,güçten düşüp yoruluncaya kadar çalışır.Bedeni onun için Allah’ın emaneti olmak yerine amaçlarına ulaşmanın bir aracıdır.Bedenine verdiği değer onu daha fazla çalıştırmak istediğinden doğar.Bedenini tehlikeye düşürmekten çekinmez.Hatta çok yorgunluktan hastalanınca,bedenini kıymetini bilir (Defoe, 1998:76,157).
 Hay,hayatının bir çok bilgisini hayvanları ve doğayı taklit ederek öğrenmiştir.Çünkü onun annesi ceylan(doğa) da bir hayvandır.Büyüyene kadar onlardan öğrendiği şeyleri daha sonra hayata uygular.Elini kullanma gücü ile diğer canlılardan üstün yanını anlar ve onlara egemen olur.Hayatta kalma,canlılığını sürdürme ve yaşama ihtiyaçlarını karşılama yönünden tüm canlıların birbirine benzediklerini görür.Ceset gömmeyi,ev yapmayı,avcılığı hayvanlardan öğrenir.İşine yarayacak hayvanları evcilleştirir,onlara faydalı olur,onlardan faydalanır.Hayvanlara karşı oldukça şefkatli davranır,hiçbirini amacı ve doğası dışında kullanmaz,yaralı olanları tedavi eder,sayıca çok olan ve çabuk üreyenleri yemek için tercih eder,herhangi bir hayvanın türünün yok olmaması için çalışır,onu Allah’ın emaneti sayar ve yaşam haklarına saygılı olur.Hay,kendisini kendinden aşağı kabul ettiği yaratıkların hizmetine adamıştır.Bitki ve hayvanların tüm ihtiyaçlarını karşılar.Susuz çiçeğe su,korkan hayvana yuva verir.Zayıf hayvanı güçlünün elinden kurtarıp hür bırakır,tüm bitkilerin önünü güneşe açmak için uğraşır,ırmakları bitkileri sulamakta kullanır (İbni Tufeyl, 1996: 95,96,134).
 Robinson,her şey gibi hayvanların da kendisi için yaratıldığına inanır.Onları her istediği zaman öldürür,işine yarayıp yaramadığını bilmeden ateş eder,işine yaramıyorsa derisini alır,kedilerin sayısı fazla olunca yavrularını öldürür (Defoe , 1998: 146),açlıktan yanına gelen hayvanlara yiyecek verir ama uzun süre pişman olur (Defoe, 1998: 51).
 Hay’daki şefkat ve vicdan duygusu yerine Robinson için güç ve fayda önemlidir.Onun tek düşüncesi arzu ve ihtiyaçlarına uygun olanı yapmaktır.Hay için hayvanlar doğal dengenin bir unsurudur,kimde olursa olsun en değerli şey onun icin candır.Hiçbir hayvanı sebepsiz yere öldürmez,onları Allah’ın kendisine sunduğu bir emanet olarak algılar.Robinson için doğa gibi hayvanlar da kendine sunulmuştur,bu yüzden onlara istediği gibi davranabileceğine ve onları isteği gibi kullanabileceğe inanır.

2. DİNSEL HAYAT

 Hay’a göre Allah yetkin,sonsuz,iyilik ve güzellik sahibi bir yaratıcı olarak evrenin hakimidir.İnsanlar ona karşı sorumludur.Ruhun amacı bu varlığın bilgisine ulaşmaktır.Evrenin merkezi Allah’tır,eğer insan kendini Allah’ın yerine koyarsa ceza çekecektir.İnsan Allah’ı doğada,kendinde,her yerde ve her işte müşahede etmeli,tüm zamanı ona ayırmalı,onun için yaşamalıdır (İbni Tufeyl,1996: 121-123).
 Hay için Allah en yüce varlık olarak düşünülmesi gereken,ibadet edilmesi gereken tüm hayatın kaynağıdır.İnsanın görevi bu aşkın güce mutlak bağlanmaktır.Onda insan kaybolmalı kendi varlığını o varlıkla bütünleştirmeli,onun içinde eriyerek yok olmalıdır.Tek mutluluk budur.Mutluluğun kaynağı bu dünyayı değil öbür dünyayı düşünerek hareket etmektir.Onunla bir olmayan,kendini ona adamayan tüm varlıklar bu dünyada mutsuz olacak,diğer dünyada ise acı çekeceklerdir.Hay’ın tüm amacı Allah’a ulaşmak,düşünceleri,davranışları ile onun rızasını almaktır (İbni Tufeyl, 1996: 124-125).
 Hay,konuşmayı ve Allah’ın buruklarını adasına gelen dindar bir kimse olan Absal’dan öğrenir.Hay inandığı şeylerin dinsel bütünlüğünü,ibadeti vs. Absal’da bulur.Absal’da aradığı tüm hakikatleri Hay’dan öğrenerek imanını güçlendirir.Her ikisinin de akıl ve imana yönelik tüm sorularu,kuşkuları ortadan kalkar.Absal da sonra Hay’ın büyüklüğünü kabl ederek onun emrine girer (vahiy aklın emrinde).Maşahedeye büyük önem veren Hay,Absal’ın adasına giderek ordaki insanların halini bizzat görmek ister.Absal’ın adadakileri tebliği sonucu bozulduklarına,bilgili insanlara inanmayarak büyük bir kötülük içerisinde olduklarına inanır.Hay için en büyük kötülük dünya için çalışak,Yaratıcıyı unutmaktır.Hay,dünya ile meşguliyeti,dünya için çalışmayı,mülkiyet edinmeyi,hakkından fazlasını istemeyi,zorla elde etmeyi,çalmayı aşağılar.Bilgisizlik üzerine kurulu hayatı lanetler.Bütün amacı mal toplamak,yemek-içmek,cinsel arzu peşinde koşmak,başkalarına kin ve nefretle yaklaşmak,başka insanları ezmek,küçük düşürmek,mevki ve makam peşinde koşmak olanları ve bunun için yaşayanları en aşağılık insanlar olarak değerlendirir.Onun için asıl olan öte dünya için çalışmak,bu dünyanın uğraşlarından ve nimetlerinden yüz çevirmektir (İbni Tufeyl, 1996: 155-157).Bu yüzden de insanların olduğu adadan ayrılarak tek başına kendi adasında inzivaya çekilir.
 Robinson’un Allah anlayışı eski günlerinden kalma kulaktan dolma bilgilerdir.Ona göre Allah evrenin yaratıcısı ve yöneticisidir.Her şeyin oluşmasını o taktir eder.Bu yüzden davranışlarının sonuçlarını Allah’a bağlar.Mutlu olduğunda onu anar,mutsuzluğunda sebep olarak onu görür.Allah’a ibadet etmek için onun kitabını okur,bu zamanlarda oldukça dindar görünür.Yaradılışını,öbür dünyayı düşünür.Günün bir bölümünü ona ayırır ve kitap okur.Fakat başına bir bela,felaket geldiği zaman Allah’a inancı zayıflar ve güveni kaybolur.O’nu acizlikle suçlamaya çalışır,iyilik ve yardım gördüğü zaman O’nu yüceltirken bir zarar ve kötülük tüm bu duygularını köreltir.Adaya ayak bastığı günü kutsal ilan eder,yıldönümlerinde kutlama yapar (Defoe, 1779: 172-178).
 Robinson’un Allah ile ilişkisi pragmatiktir.Allah’a kendisine faydalı olduğu,onu tehlikelerden kurtarıp esirgediği,çaresizken yardım ettiği zamanlarda bağlanır.İşe daldığı,mutlu olduğu zamanlarda ona tamamen uzaktır.Allah’a karşı sorumluluğunu bilir ama bunu Allah onu rahat ettirdiği zamanlarda yapar,kendini maddi anlamda rahat hissetmezse umursamaz.Allah’la ilişkisini onun verdiği şeylere karşı verdikleriyle ölçer.En büyük ibadetin çalışmak olduğuna inandığı için zaten o her zaman Allah’ ibadet etmektedir.Manevi boşluğa düştüğünde İncil okur,bunu kendini mutlu kılmayı ve manevi rahatlama için yapar.
 Robinson,Allah’a kendisini mutlu kıldığı sürece övgüler düzer ve onun sadık bir kulu olacağına dair yeminler eder (Defoe, 1998: 113-114).Ama çeşitli sorunlar ve güçlüklerle yüz yüze geldiğinde Allah’ı suçlamaktan ve sorgulamaktan geri kalmaz.Rabinson’a göre Allah yarattıklarına karşı acımasızdır (Defoe, 1998: 57) ve kendisine saygı duyanları da karumaktan acizdir (Defoe, 1998: 132).
 Robinson,çoğu zaman kadere ve doğaya meydan okurken zaman zaman da kadere rıza üzerine bir dünyaya dalar.Bu onun burjuva kültüründen edindiği bir anlayıştır.Dinin yeri kişinin özgürlüğü ve iradesinin üzerinde olmamalıdır.Ama insanlar içine düştükleri kötü şartlarda da Allah’a inanıyorlarsa rıza göstermelidirler.Orta Çağda din,üst tabakaların alt tabakaları ezmelerini meşrulaştırmak için kullanılır bir araçtı.Robinson da bu tarihsel gerçekliğin farkındadır.Ona göre “insan yaşadığı kötülüklerden,kendi hesabına ders alınabilecek olumlu yönler çıkarmasını bilmelidir” (Defoe, 1998: 60). “insanlar,birçok kimsenin kendilerinden daha kötü durumda bulunduğunu,Allah isteseydi kendi durumlarının da çok daha kötü olacağını düşünmelidir” (Defoe, 1998: 113). “durumlarını hep daha iyi durumlarla karşılaştırarak sızlanıp duran kimseler,kendilerinden daha kötü durumda olanlara bakıp Allah’a şükredecek olsalardı,daha mutlu olurlardı” (Defoe, 1998: 140) inancını taşır.
 Hay,dini inançlar yüzünden insanlarla çatışmanın,farklı inanışlarından dolayı kavga etmenin yanlış olduğuna inanır.İnsanlara karşı çıkmanın,onlarla savaşmanın,inatlaşmanın zararlı olduğunu;bunun yerine ikna,güzel söz,yumuşaklık,hoşgörü ile insanlara yol göstermek gerektiğine inanır.İnsanlar dinin değerini bilmiyorsa onlardan uzaklaşmanın en iyi yol olduğunu düşünür.İnsanları bir şeye inanmaya zorlamanın Allah’ın yerine geçmek,Allah adına insanları yargılamak olduğunu düşünür.Dünyada insanın yaratılmasının amacı imtihan edilmek,tercihlerini öğrenmektir.Bu yüzden insanların kendi akıl ve tercihleriyle kendi yollarını seçmesi Allah’ın iradesine daha uygundur (İbni Tufeyl, 1996: 156-157).
 Robinson,Cuma’ya konuşmayı ve temel dini bilgileri öğretir.Allah fikrini onda iyice pekiştirir,onu çok iyi bir Hıristiyan olarak yetiştirir.Robinson onun yalnız kaldığı zaman veya O ülkesine döndüğü zaman tekrar eski dinine döneceğinden endişe duyar.Robinson kendi bilgisinin gücüne ve Cuma’nın cehaletine inanarak hareket eder,ona bu dinsel bilgiler aracılığı ile üstünlüğünü kabul ettirmenin gerekliliğine inanır.Allah’tan başlayan bir hiyerarşik dünyanın gerçekliğine Cuma’yı inandırır (Defoe, 1998: 177).Adaya gelen diğer insanlarla dinsel konularda çatışma yaşamaz.Orta Çağın dinsel egemenliğinin çözülüp seküler bir dünyanın kurulmasına Robinson da içtenlikle inanır (Defoe, 1998: 249).

3. TOPLUMSAL HAYAT

 Hay’ın ıssız adasında ilk karşılaştığı kişi dini temsil eden Absal’dır.Hay ondan çok etkilenir.Konuşmayı,dini,diğer insanların durumunu ondan öğrenir.Onun gelişiyle din ve akıl birbirini tamamlar.Absal da Hay’dan saf akıl yoluyla elde edilen bilgilerin kesinliğini öğrenir,akıl ile de Allah’a ulaşabileceğini görür.Hay adadaki diğer insanlarla tanıştıkça insanlara güveni zayıflar.İnsanların birçok eksiklik yaşadığını,günahlara meyilli olduğunu görür.Her insanın farklı özelliği ve önceliği olduğunu öğrenir.Dünyaya meyletmek,mülkiyet sahibi olmak,hırslı bir hayat sürmek onun kötülediği davranışlardır.Bu insanlardan zarar geleceğini düşünüp tekrar kendi adasına döner.Kendisinin sahip olduğu bilgi ve anlayışa,mutlak gerçeklere ulaşmanın herkesin harcı olmadığına karar verir (İbni Tufeyl, 1996: 152-158).Entelektüel elitizm olarak adlandıracağımız bu bakışta aslında İslam dünyasının bilgiyi,dinsel yorumları avam ve havas diye ayıragelmesinin ipuçlarını görürüz.Hay’ın insanları cahilliklerinden dolayı aşağılaması İslam medeniyetlerinde bilginin,imanın,iktidarın,asaletin hep havas olarak isimlendirilen sınıfa ait olduğu gerçeğinin tekrarıdır.
 Robinson’un insan ilişkileri iki yönlü işler:Kendisinden üstün gördüğü insanlara karşı oldukça kibar,duyarlı,yardımsever iken kendisinden zayıflara karşı aşağılayıcı,kibirlidir.Onlar kendisi için yaratılmış uşak,işçi,köledir.Robinson insanlara güvenmez.Onlara karşı sürekli şüphe içerisindedir.Cuma kendisi için defalarca ölüme hazır olduğunu defalarca söylese de onun birgün kendini aldatacağını düşünür (Defoe, 1998: 182).Adasına çıkan diğer insanlara kendisini adanın kralı,valisi,oranın tek efendisi olarak tanıtır.Adeta tek yetkilinin kendisi olduğunu,kuralları sadece kendisinin koyacağını defalarca tekrarlar.Adasında istediğini hapseder,istediğini öldürür,istediğini sürgün eder (Defoe, 1998: 219).Kendisine yardım edip işlerini görmesi halinde özgür bırakacağına söz verdiği çocuğu yüksek bir para teklif edilince satar (Defoe, 1998: 36).Kar güdüsü onun için ahlaki güdülerden önceliklidir.Biraz servet edinince ilk akla gelen şey köle satın almaktır.Onun için onur,erdem,kişilik;varlık ve zenginlikle eşdeğerdir.Ona göre zengin olmayanın şerefi olmaz.Bu da sadece asil Batı dünyasına has bir özelliktir.Diğer insanlar köle edinilmesi,Batılılara hizmet etmesi,onların mutluluğu için çalışması gereken yaratıklardır (Defoe, 1998: 171).
 Robinson,insanlara asla güvenmez;adamlarının her an kendisine karşı isyan edeceğini düşünür.İnsanların kendilerine iyilik yapanlara kötülük yapacağına,herkesin kendi çıkarı için her türlü ihaneti yapacağına inanır (Defoe, 1998:200).Yaptığı yardım karşılığı insanlardan”adada yaşadıkları sürece kendilerini hiçbir konuda yetkili saymayacaklarına ve sadece kendisinin kanunlarına uyacaklarına” dair söz alan (Defoe, 1998:209-210) Robinson,zor duruma düşen insanlara yardım edip onları kurtarmaya çalışırken,onları kendisinin hizmetine girmesi gereken köleler olarak tanımlar.
 Robinson,adada tek başına olduğunda dahi ”küçük krallığının çevresini görmek” ister (Defoe, 1998: 118).Küçük ailem dediği hayvanlarıyla yemek yerken şöyle konuşur; “baş köşede bütün odanın sahibi,yüce efendisi,zat-ı şahanelerim yer alıyordu,bütün uyruklarımın yaşamsı kesinlikle benim emirlerime bağlıydı.Astığım astık,kestiğim kestikti,istediğime özgürlük verir,istediğimi kendime köle yapardım.Uyruklarım arasında şimdiye kadar başkaldırma cesaretini gösteren olmamıştı.Dört bir yanımda hazır bekleyen hizmetçilerimle krallar gibi yemek yiyişim görülmeye değerdi.Benimle konuşma ayrıcalığı yalnızca papağanım Poll’a aitti.İyice yaşlanmış köpeğim her zaman sağımda yer alıyor,iki kedim bir lokma ekmek için bekleşip duruyorlardı” (Defoe, 1998: 126-127).Bu üsluptan burjuvazinin,soyluluk ve krallık özlemlerini çağrıştıran bilinçalrından bahsetmek mümkündür.
 Adada birçok insanı egemenliğine aldıktan sonra şöyle konuşur: “Artık adamın nüfusu artmıştı.Ara sıra bir kral olduğumu düşünmek en çok hoşuma giden şeylerden biriydi.Birincisi,bütün buralar kendi öz malımdı,bu topraklar üzerinde tartışılmaz bir yönetim hakkım vardı.İkincisi,uyruklarım bütünüyle uysal kişilerdi.Kesin efendi bendim,kanunları ben koyuyordum.Hepsi hayatlarını bana borçluydular,gerekirse benim için ölmeye hazırdılar.Üç uyruğum da başka dindendi.Adamım Cuma Protestan,babası puta tapan bir yamyam,İspanyol da bir Katolikti.Bununla birlikte ülkemde inanç özgürlüğü tanımıştım” (Defoe, 1998: 197).Burada modern devletin argümanlarından birçoğunun da işaretini görmekteyiz.Krallıkların güçlenmesi,anayasal devletlerin ve ulu devletlerin kurulması,ulusal orduların tarih sahnesinde yer alması ve en önemlisi laikliğin güçlü bir devlet ilkesi olarak ortaya çıkması.
 Robinson,adada dört kişi olduklarında devletini ve ordusunu kurduğunu ilan eder; “Ben başkomutandım,Cuma komutan yardımcısı,diğerleri de ordumuzun adamlarıydı” (Defoe, 1998: 128) ve kendisinin etkisi altındaki herkese kaptanlığını,komutanlığını benimseyecekleri,her emrine itaat edecekleri üzerine yemin ettirirdi.Robinson,bu dört kişilik topluluğu aynı zamanda ailesi olarak görüyordu ve “kilerimde pirinç ve arpa benim için yeterince fazlaydı ama dört kişilik aileme yetecek gibi değildi” (Defoe, 1998: 201) diyerek ailenin “baba” sı olarak kaygılanıyordu.
 Robinson,yamyamları köle ediniyor,onların efendisi olduğunu sık sık tekrarlıyordu.Ama kendisi gibi Batılı olanlar için o,bir kaptan,başkomutan ve vali idi. “Sonradan gelenlerin hepsi beni vali diye çağırıyorlardı” (Defoe, 1998: 219).Robinson,eser boyu görüldüğü üzere,bir insanın olabileceği her türlü rütbenin,statünün ve hatta asaletin çalışma ve satın alma yoluyla elde edilebileceğini temsil etmektedir.
 Bu arada eserde dikkat çekici en önemli olgu ise medeniyetler arası bakış açısıdır.Hay bin Yakzan’da diğer medeniyetlere yönelik ne olumlu ne de olumsuz bir değerlendirme bulunur.Fakat Robinson Crusoe’da Batı medeniyeti ve diğer medeniyetler sık sık karşılaştırılır: “Kendi iğrenç tutkuları için böyle vahşice bir töre edinen,doğanın kendi haline bıraktığı bu yaratıkları Allah’ın hoş görebileceğine inanmıyordum.Allah’ın çağlar boyu hoş görerek cezasız bıraktığı bu adamlar..” (Defoe, 1998: 142).Robinson’a göre köle edinilmesi,kendi medeniyetleri ile terbiye edilmesi gereken yaratıklardı. ”Allah bize (Batı’ya) verdiği yetenekleri neden tüm insanlara vermiyor.Oysa bize verdiği aynı gücü,aynı aklı,iyi olmak-iyilik bulmak ve bunlar gibi pek çok güzel hisleri onlara da bağışlasa,bu yaratıklar en azından bizim gibi,belki bizden daha fazla iyiye yönelmeye hazır olurlar,diye düşünüyorum.Allah’ın egemenliğinin sınırlarını çiğniyor,aynı meziyetleri vermediği insanlardan aynı vazifeyi bekleyen başına buyruk adaleti suçluyordum.Sonuçta şuna ulaştım:Birincisi,bunların hangi amaçla böyle cezalandırıldıklarını bilmiyoruz,ama Allah varlığındaki niteliği gereği kaçınılmaz olarak haklıdır,kutsaldır,dolayısıyla bu yaratıkların Allah’ı tanımaktan yoksun kalmış olmaları,Allah’ın kitabında belirttiği üzere,insanın kendi bilinciyle de kavrayabildiği,o yüce yaratıcıya karşı günah işlemelerini gerektirmez.İkincisi,biz hepimiz bir çömlekçinin elindeki çamuru andırırız.Hiçbir çömlek de çömlekçiye ‘beni niçin böyle yoğurdun?’ diyemez” /Defoe, 1998:171-172) sözleriyle Robinson dinin meşrulaştırıcı işlevini kullanarak değerlendirmelerini Allahsal irade ve kader ile açıklıyor.Din/kader/Allah Batılılara diğer insanları köleleştirme hakkı veriyordu.Bu mantıkla düşündüğü ilk şey; “bir vahşiyi,ikisini,üçünü ele geçirip kendime köle yaparım” (Defoe, 1998: 163) düşüncesidir,daha önemlisi bu düşünceye “Allah beni buna çağırıyor” (Defoe, 1998: 165) diyerek dinsel bir kılıf arayışıdır.Batı’nın kapitalist dönüşüm sürecinde dini,toplumun bu şekilde düzenlenmesinin bir aracı,kimine göre “afyonu” olarak değerlendirmesi çok önemli bir özelliktir.Robinson kölesi Cuma’nın kendisine itaatini arttırmak ve kaçmasını engellemek için ona Hıristiyanlığı(Protestanlığı) öğretir.Allah’ı,İncil’i,İsa’yı,şeytanı,ahireti,ibadet etmeyi öğretir.Sonunda “vahşi adam şimdi iyi bir Hıristiyan olmuştu,belki benden de iyi” (Defoe, 1998: 180) diyerek dinin bağlayıcılığını ifade eder.Fakat,tüm bunlara rağmen Cuma’nın bir gün yine eski ulusuna ve dinine döneceğinden ve kabilesinden adamlar getirerek onlarla birlikte kendisini yiyeceğinden korkarak,ona olan güvensizliğini ve şüphesini (Defoe, 1998: 182) sürekli korumaktadır.Bu yüzden de her olayda onun aklına mutlak itaat duygusunu yerleştirir ve her defasında “sen ne zaman ister,ben var ölmek Efendi” (Defoe, 1998: 189) cevabını alarak rahatlar.Çünkü ona öğrettiği ilk şey şudur: “Ona,efendi demesini öğrettim,bunun da benim adım olduğunu öğrettim” (Defoe, 1998: 169).Kölesi sahibinin adının Robinson olduğunu asla bilmez onun adı evrensel bir addır:Efendi.Böyle bir efendiye sahip köle yavaş yavaş,efendisinin terbiyesiyle “Avrupalıların tatlılığı ve yumuşaklığını” (Defoe, 1998: 168) kazanabilecek ve iyi bir Hıristiyan olacaktı.

4. İKTİSADİ HAYAT

 Hay için doğa ve eşya Allah’ın eseridir,insanlara emanettir.Bu nedenle doğada var olan canlılar ve eşyaları aşırı ve gereksiz tüketmek,yok etmek,türlerinin devamını engellemek,doğal ortamlarını bozmak onların sahibi olan Allah’a karşı gelmek,onun emirlerine isyan etmektir.Hay doğal iktisat dünyası kurar.Her şeyi yaratılış amacına uygun,israf etmeden,devamlarını sağlayarak tüketmektir.Lüks için tüketimi sevmez,sadeliğe önem veriri ve her işte amacı o işinin en uygun şekilde gerçekleşmesidir.İş yapmak için iş yapmak yerine ihtiyaçlarını karşılamak için çalışır.Onun için çalışmaktan çok dinlenmek,rahat etmek,doğayı,evreni,Allah’ı düşünmek önemlidir (İbni Tufeyl, 1996: 132).
 Hay için insanı erdemlerinden uzaklaştıran ve Allah’ın istediği gibi yaşamak ve onunla bütünleşmekten alıkoyan şey onların mal ve statü peşimde koşmalarıdır.Hay,çalışmayı tek başına bir amaç edinmeyi ve her yolu deneyerek servet sahibi olmayı eleştirirken,sadece gerekli olan hayati ihtiyaçların giderilmesi için çalışmayı kutsar.Bunun nedeni de yine dinsel bir argümana dayanır.:Allah’a daha sağlıklı ve daha fazla ibadet etmek.Hay,doğanın dengesinin ve toplumsal uyumun bozulmasından çok korkar.Doğanın dengesini bozmamak için uğraşır,ona sahip olmak yerine onunla uyum içinde yaşar.Toplumsal uyumu bozmamak için de toplumla anlaşamadığı zaman mücadele etmeyi değil kaçmayı ve inzivaya çekilmeyi (adasına dönmeyi) tercih eder.
 Hay’ın şahsında aslında İslam ve Doğu medeniyetlerine egemen olan bir anlayışın da işaretlerini görürüz.Zenginlik mi yoksa fakirlik mi insanın var oluşu için önemlidir,üstündür?Daha dinsel ifadelerle mal,mülk ve servet sahibi bir zengin olup diğer insanlara yardım ederek şükretmek mi yoksa elinde şükredecek bir şey olmayacak kadar fakir olup sabretmek mi daha yüce bir erdemdir? Bu konuda aslında İslam dünyasında çok geniş bir tartışma literatürü vardır.Hatta bu sorunun çözülmeyip günümüze kadar da akseden tezahürleri vardır: “Bir lokma,bir hırka” anlayışı İslam dünyasının serveti ve zenginliği olumsuzlamasının örnekleridir.Küçük bir azınlığın elinde toplanan servet İslam dünyasında ekonomik gelişmenin ve kalkınmanın kaynağını teşkil etmemiş,tabana yayılan bir refah hiçbir zaman olmamıştır.İslam dünyası hala yokluk ve sefalete sabreden bir görüntü arz etmektedir.Hay da işte tam bu geleneğin ortasında yaşayan örnek bir Müslüman olarak zenginliği doğal olarak şükretmeyi reddederken fakirliği ve sabretmeyi tercih etmektedir.Asılında bu tercih İslam dünyasında mal mülk ve servet edinmekten,zengin olmaktan ve o yolda mücadele etmekten,ticaret yapmaktan korkmanın ürünüdür.Tüccar bir peygamberin tabilerinin bu korkuyla yaşaması kadar anlaşılmaz bir şey de olmasa gerekir.
 Robinson,kapitalizmin insan tipini çağrıştırır.O,her alanda üretimden ve tüketimden yanadır.Hayatının tek amacı çalışmaktır.Dini inancı gereği çalışmak onun için iadetlerin en büyüğüdür.Çalışma ahlakı açısından bu anlayış Kalvinizm ile uyuşmaktadır.Günün hiçbir anını mecbur kalmadıkça dinlenerek geçirmez.Kendi rahatı için aylar sürse de bıkmadan usanmadan çalışır,bu ona büyük zevk verir.En büyük keyfi yapıp bitirdiği işi seyretmektir (Defoe, 1998:67).
 Robinson,zihninde beliren,arzuladığı her ihtiyacını yapmanın,elde etmenin tüm yollarını dener.Tek kişi olarak yaşadığı evinin (kale/şato) salonu,oturma odası,mutfağı,kileri,hemen hemen bütün odaları vardır (Defoe, 1998: 55).Adanın ayrı ayrı yerlerinde bir kışlık şatosu,bir de yazlık villası vardır.yemekten sonra şarap içmeyi,tütün içmeyi arzular ve gerçekleştirir.Çikolata yapamadığı için üzülür.Bir masa,bir sandalye yapmak için günlerini harcar,onların yokluğuna tahammül edemez,rahatı için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz.Yarını mutlu geçirmek için tutumluluğa önem verir,yiyeceklerini,barutunu tutumlu kullanır.Sahip olduğu şeylerin tükenmesini asla istemez,onların bitmesi onu çok üzer,hiç bitmemesi için dua eder (Defoe, 1998: 73).Tüm bu çabaları ve amacı tek başına bir adada medeniyet kurma uğraşıdır.Adayı imar etme,düzenleme yönünde çalışır.Tek başına bir kent kurar gibi hareket eder.İsteklerini hiçbir zaman sınır koymaz,onun tek düşüncesi imkansızlıktır.
 Robinson,bir Mağripliyi(ksuri) babası ve Muhammed üzerine yemin ettirerek “bana sadık kalırsan seni büyük bir adam yaparım” diyerek köle edinir.Fakat,asla bırakmayacağına söz vermesine karşın bir miktar para karşılığı onu satar (Defoe, 1998: 28,36).Robinson için,ticarette kendisini sınırlandırabilecek hiçbir ahlaki ilke bulunmaz.
 “Her şeyi çadırıma taşımıştım ama yine de gözüm doymamıştı” (Defoe, 1998: 52). “Yetinmek bilmez huyumdan dolayı kendime kızıyorum” (Defoe, 1998: 120) diye şikayet eden Robinson o dönem insan tipi olan “Home ecomomicus” u,ekonomik ihtiyaçlarını karşılamayı önceleyen insanı çağrıştırır.Ayrıca kapitalizmin doğmasına sebep olan biriktirme arzusu onda doruk noktasındadır.Robinson’un “belki bir gün işime yarar düşüncesiyle derisini yüzmeye karar verdim” (Defoe, 1998: 32) , “hay kör olası para,şimdi ne işe yararsın,yerden almaya bile değmezsin,denizden dibini boyla,dedim.Yine de ne olur ne olmaz diyerek paraları denizden çıkarıp yanıma aldım” (Defoe, 1998: 53) sözlerinde doyumsuzluğu ile stokçuluğunun bir araya gelmesiyle bir burjuva tipi karşımıza çıkar.
 Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Orta Çağdan modern çağa geçişin baş aktörü burjuvazi sınıfıdır.Bu dönem,burjuvazinin yükselişine koşut olarak kapitalizmin büyümesi ve kapitalist girişimin emperyalizm şeklinde tüm dünyaya yayılması dönemidir.Robinson Crusoe bu dönemin insanıdır.Robinson,kendin sınıfını,orta sınıfı/burjuvaziyi babasının ağzından yüceltmekle,halk ve soylular arasında kalan bu sınıfın erdemlerini sıralamaktadır.
  Babama göre ben aşağılık ile büyüklüğün ortasında,normal yaşantının en üst noktasında yer alıyordum.Bu hayat tarzı zahmet ve eziyetten uzak,zengin tabakanın kendini beğenmiş,lüks,ihtiraslı ve kıskanç yaşantısının çok ötesinde,insan mutluluğu için en elverişli,olabilecek en mükemmel yaşam tarzıydı.Tüm insanların gıpta ettiği,kralların bile çoğu zaman bunalıp “keşke ben de orta halli bir vatandaş olsaydım” diyerek özlemini çektikleri bir hayattır.Babama göre tarih boyunca mutluluğun yollarını arayan filozofların,orta hali bir yaşam konusunda uzlaşmış olmaları haklılığın en güzel kanıtıdır (Defoe, 1998: 10-11).
 Robinson adadaki hayatını da buna göre şekillendirmeye çalışırken çoğu zaman soylu kesimin davranışlarına da öykünmektedir.Burjuva ahlakı gereği o,işini ve servetini büyütmek ve böylece orta sınıfın tüm erdemlerine ulaşmak ister: “İşim ve servetim büyüdükçe,kafam en usta iş adamlarına bile yıkama uğratacak,gücümün ötesinde birtakım düşünceler dolmaya başladı…Rahat,tasasız bir yaşam olan orta yaşamın tüm mutluluklarını tadabilecektim” (Defoe, 1998: 40).Onun yaşam felsefesi de bu idi.Bunu gerçekleştirmek için nasıl yaptığı önemli değildi,özgür rekabet ortamında “ekonomik insan” diğerlerini yıkıma uğratacak bir “kurt” tur.Onun tek derdi,yaşam koşullarını elinden geldiğince güzelleştirmektir (Defoe, 1998: 78). “Bütün bunlar tembel olmadığımı,rahat yaşamam için gerekli her şeyi yapmakta hiçbir çabadan kaçınmadığımı göstermeye yeter” (Defoe, 1998: 130) sözleri onun hayat felsefesini en iyi özetleyen ifadelerdir:Çok çalışmak,rahat yaşamak,bu yaşama ulaşabilmek için gereken her şeyi yapmak.
 Hayatın her alanını ve zamanını çalışmak üzere kurgulayan Robinson’un tek şikayeti “bu çabalar içerisinde uğraşıp didinirken Allah’ı unutmak” tır (Defoe, 1998: 79).Çünkü Allah onun için kendi kişisel dininin patronudur.Patronun verdiği işleri en iyi şekilde yapmak çabası sonucunda karşılığını ondan yeni bir iş olarak alacak ve o işi Allah adına kutsayacaktır.Onu unutmak bu yüzden mümkün değildir.Allah ıssız bir adaya düşürerek sınadığı bu kişinin çalışması sonucunda ona o adayı verecek ve onu fakir geldiği adadan zengin olarak gönderecekti.Robinson,adanın maliki olarak da diğer insanlara patron olarak iş verir.Böylece Protestanlık dininin Allah’ı,peygamberi ve müritleri tamamlanmış veya bir şirketin hiyerarşisi belirlenmiş olur. “Adanın mülkiyet hakkı benim olmakla birlikte her birine beğendiği parçayı verdim.İşleri böyle düzene koyduktan,adadan ayrılmayacaklarına dair hepsinden söz aldıktan sonra ayrıldım” (Defoe, 1998: 251).
 Robinson Crusoe’dan yaptığımız bu kısa iktisadi hayat alıntıları o dönemi anlamamıza yardımcı olmaktadır.Bu kısa alıntı bize Batı medeniyetinin dönüşüm sancılarını,ilkelerini,değerlerini ve hayat felsefesinin ipuçlarını sunarak yavaş yavaş güçlenen orta sınıfın bu dönüşümdeki yerini gözlemlememize yardımcı olur.Tüm bu gözlemler ışığında Robinson’un örnek dünyasında,burjuvazi be Batı dönüşüm kültürü üzerine bazı özellikler çıkarmamız mümkündür.
 Her şeyden önce Robinson Crusoe,dönemin ideal tipi olarak “homo econımıcus”tur ve hayat felsefesi “homo homini lupus”tur.O,tam bir doğal özgürlük dünyası kurgusu içinde,doğal durum fiksiyonlarına uygun insan doğasını temsil eden “laissez-faire”ci bir burjuvadır.Onun hayatını yönlendiren güdü yaşam ihtiyaçlarını karşılamak değil “doymayan gözü”nü tatmin etmektir.O,bu felsefe gereği düşün ve eylemliliklerinde,istek ve arzularında hiçbir sınır tanıma,Allah’a bile hesap sorar,işine yarayacağı zaman onu hizmete çağırır.Allah onun için ekonomik eylemlerinin meşrulaştırılması için kullandığı bir araçtır.Onun için hayat “marjinal fayda” elde edilmesi gereken bir fabrikadır.
 Robinson Crusoe için servet ve bilgi en büyük güçtür.O,bu güçler aracılığıyla diğer insanların efendisi olabilmektedir.Para karşılığı sattığı kölesinin özgürlüğünü de satın almıştır.Onun için hayatta özgürlük de birer mülktür ve satılabilir,alınabilir.Onun için metalaştırılmayacak hiçbir şey yoktur.Bu yüzden Robinson için değerler değil önemler,ihtiyaçlar değil arzular önceliklidir.Onun için bir ahlaki sorun yoktur,fayda sorunu vardır.O,her şeyin metalaştırılabileceğine inanır ki fazla meta sahibi olanların iktidarı devam etsin.Kendisinde olmayan ama iktidar aracı olabilecek her şey buna dahildir.O,hayatı,özgürlüğü,doğayı,insanı,bilgiyi,asaleti,sınıfsal statüleri,siyasal ve toplumsal unvanları hatta krallığı parayla satın alınabilir hale dönüştürür.Para da güçtür ve kaynağı ticarettir/burjuvadır.Toplumsal ve siyasi iktidar hiyerarşisini de yine bu güç ilişkileri belirler.Onun kurduğu adadaki toplum,efendinin güç ve servetine katkıda bulunma üzerine düzenlenmiştir.Bu toplum güç,servet ve bilginin kurumlaştırılmış halidir.Hiyerarşiyi belirleyen de yine efendiye “marjinal fayda” sağlama yeteneğidir.
 Robinson Crusoe,dönemin burjuva ahlakına yansıtan biri olarak dindar bir Protestan,çalışkan,üretken,kazanma hırsıyla dolu,tutumlu bir iş adamıdır.Hepsinden önemlisi Robinson eser boyunca gözlemlediğimiz ve burjuvazinin önemli bir özelliği olan hesap-kitap adamıdır.Ne,ne kadar,ne zaman biriktirilecek,nasıl harcanacak ve nasıl tüketilecek?Tüm bunları bir muhasebeci titizliğiyle hesap eder ve en uygun şartları bulduğunda uygular.Pragmatik olması nedeniyle sonuçlarını iyice hesaplamadığı şeyleri yapmaya girişmez.Bir zaman mühendistir.Zamanı boşa harcamak onun için en büyük günahtır ki bu yüzden gece-gündiz,karanlık-aydınlık demeden çalışır (Defoe, 1998: 63),Burjuva kültürünün zamana bakışı aslında büyük dönüşümün temelidir.Onun için zaman en değerli şeydir ve her kayıp zaman elde edilecek bir “fayda”nın yok olması demektir.

SONUÇ

 Güncelliğini koruyan medeniyetler çatışması teorileri daha çok maddi medeniyet ve onun sonuçları temellidir.Biz günümüze kadar uzanan bu çatışmanın kökenlerinin Orta Çağa ve hatta öncesine uzanan bir din,dünya,doğa,hayat algısı üzerine kurulu farklılıklardan kaynaklandığını düşünüyoruz.Bu yüzden Hay/Doğu ile Robinson/Batı’nın hikayeleri bu çatışmaya ışık tutucudur.Çalışmamamızda iki insanın küçük dünyasından yola çıkarak iki medeniyetin büyük çatışmasının kökenlerini bulmaya çalıştık.Issız bir adada kurgulanan hayat felsefesinin nasıl evrensel bir hegemonik temelleri olduğunu göstermeye çalıştık.Bu bağlamda iki medeniyet iddiası arasındaki temel çatışma kaynaklarını şöyle değerlendirebiliriz :
 Doğu;inanca,onun kaynağı olan ruha ve onun sahibi olan Allah’a dayalı bir hayat düzenlemesini öncelerken,Batı;maddeyi,onun kaynağı olan/akıl ve onun da sahibi olan insanı merkez alır.Doğal olarak Doğu’nun düşünce kaynağı din iken,Batı’nınki bilim ve tekniktir.Bu yüzden Doğu her türlü düşün ve eylemlilikte amaçları sorgularken,Batı için önemli olan araçlardır.Doğu sebepleri ararken,Batı sonuçlara yönelir.Doğu ahlakiliği amaçlılığın özü kabul ederken,Batı faydalılığı esas alır.Bu yüzden birinci için ikna,ikinci için güç etkendir.
 Doğu,insanı tanımanın yolu olarak öznelliğe yönelirken,Batı nesnelliğe inanır.Doğu için ilham,vahiy,sezgi,şuur,ideal,vicdan yol gösterici kaynaklar ikin,Batı için zeka,akıl,deney,gerçek,fayda yol işaretleridir.Doğu için insan ihtiyaçlar için vardır ve en büyük ihtiyaç Allah’la bütünleşme/ibadettir.Batı insanın isteklerini esas alır ve bütün isteklerin ancak çalışma ile karşılanacağını düşünür.Doğu için dünyada yapıp etmek için helal ve haramlar var ikin,Batı için sınırsız bir özgürlük alanı içerisinde kar-zarar hesaplaması vardır.Doğu amaçlarına ulaşmada kendine dönmeyi,toplumsal istek ve tutkulardan uzaklaşmayı,Allah’a yönelerek inzivaya çekilmeyi,sorunlarını tek başına çekip sabretmeyi nasihat ederken,Batı için sorunlar çözülmek için vardır ve gerçeklerle yüzleşmek,toplumla hesaplaşmak,hayatla mücadele etmek bu çözümün yapı taşlarıdır.Doğu sorunların çözümünde metafizik değerlere,Batı fiziki değerlere yönelir.Doğu’da kutsallığın gölgesinin düşmediği hiçbir şey yok iken,Batı’da gerçeklerden yola çıkarak şeylerin problematiği ve diyalektiği tartışılır.Bu yüzden Doğu için hayat ahlaki bir drama iken,Batı hayata sosyal-siyasal-ekonomik mücadele alanı olarak bakar.
 Doğu için toplumsal ilişkilerde belirleyici olan inanç birliği kaynaklı,organik ilişkilere dayalı,monolitik söylemli,bilgelik değerleriyle yüklü,dengeli,uyumlu,homojen,insanların denkliğine/aynılığına yönelik bir düzen kurgulaması söz konusudur.Batı için toplumsal ilişkilerde öncelik bireylerin istekleri,çıkarları ve tercihleridir.Batı için toplum rasyonel çıkarlarıyla birbirinden tamamen ayrışabilir insanlardan oluşan diyalogun temel alındığı,heterojen,atomik,çatışmacı,bilgiçlikle donanımlı,rekabete dayalı,insanların özgürlüğünün ve eşitliğinin öncelendiği bir mekanik yapıdır.Doğu bu yapı içerisinde hakikatin/hikmetin peşinde koşarken,Batı realitenin/olgunun yaratıcısı olmak ister.Doğulu statik bir yaşamın huzuru peşinde iken,Batılı dinamizmin sorunlarıyla boğuşmaktan haz almaktadır.Bu yapılarda Doğulu,bir cemaatin,Batılı ise cemiyetin üyesidir.Doğulu için önemli olan kendisini toplumu için feda etmek,kendini toplum içinde terbiye etmek,isteklerini kontrol etmek,kurulu düzen içerisindeki hiyerarşisinin gereklerine uymak,toplumun/devletin üzerine yüklediği ödevlerini şikayetsiz yerine getirmektir.Batılı birey farklı olmasının getirdiği bilinçle kendi isteklerini tatmine çalışır,kendini toplumun bir aracı olarak görüp feda etmek yerine toplumun amacının kendisi olduğuna inanır.Batılı için ödev değil inisiyatif önce gelir,hiyerarşinin kurallarına değil doğal hak ve özgürlüklerin herkesi eşitleştirdiği doğal düzene inanır.Doğulu toplumsal hayat içerisinde var kılınmaya/yaratılmaya/üretilmeye inanırken Batılı için varoluş/tekamül/kendini gerçekleştirme esastır.Doğulu toplumda yaşamasına karşın içe yönelik yaşar,kendine arzularına hakim olmayı telkin eder,arzularını aç bırakarak terbiye olur,onu kurtaracak bir kahraman gelinceye kadar kaderine razı olur.Batılı dışa yönelik yaşar,doğayı ve hayatı keşfetmek ister,arzularını,tutkularını yok saymak yerine onları besler,doyurur,tutkuları ne kadar büyürse kendini o kadar iyi gerçekleştirir,tek kurtarıcısı ve hayatının kahramanı yine kendisidir,kadere razı olmak yerine kaderini kendisi yazar.
 Doğu bir ahlak,bir terbiye,bir kültür yaratmak için uğraşırken,Batı bir ideoloji,bir bilim,bir medeniyet dünyası kurmak ister.Biri yerelliklerin içerisinde yaşarken,diğeri evrensel değerlerin peşinde koşar.Doğu için kültürel tanışıklık öncelikli iken Batı için medeniyetler çatışması kaçınılmazdır.Batı bu çatışma için her türlü silahlanma içinde iken,doğu ona mahkum halde,onun silahlarıyla ona karşı mücadele etmektedir.Doğu,bir kültür olarak dayanışmayı seçerken,Batı bir medeniyet olarak egemenlik/emperyalizm peşindedir.Sömürü kaçınılmaz ise Doğu sömürülen/fakir/sabreden olmayı,Batı sömüren/zengin/şükreden olmayı tercih eder.
 Tüm bu değerlendirmeler bize gösteriyor ki din,evren,doğa,Allah,insan,eşya,ahlak,zenginlik, özgürlük,iktidar,meşrutiyet vb. konularda her iki medeniyet dünyası arasında çok köklü farklılıklar vardır.Bu medeniyetler arasında bir çatışmanın öz/idea itibariyle varlığı kuşkusuzdur,ancak bunu maddi dünyanın hegemonik üstünlük mücadelesine dönüştürmek istekliliği bir medeniyet ontolojisine/deontolojisine aykırıdır.Bugün,İslam/Doğu medeniyetlerinden aldığı medeniyet meşalesini elinde taşıyan Batı medeniyeti dünyaya bir medeniyet nosyonu taşıyıcısı olmak yerine,bir medeniyet dayatmacısı olarak tarih sahnesinde yer alıyor.Batı,medeniyet misyonunu ve inisiyatifini evrensel barış ve adaleti tesis etmek yerine,kendi hegemonik üstünlüğünü sürdürmenin bir aracı kılıyor.Daha kötüsü,kendisi ile birlikte medeniyetin diğer yanında kendisine bu kadar benzeyen alternatif bir medeniyet yaratmamıştır.Bu aşamadan sonra medeniyet meşalesinin devredilmesi sadece medeniyetin taşıyıcısını değiştirecektir.Medeniyetin adalet ve barış misyonunda,yolunda,yönünde ve yönetiminde değişiklik olmayacaktır.
 
 KAYNAKÇA
 Defoe,Daniel (1998) Robinson Crusoe, Çev. :Melike Kır , Şule Yayınları , İstanbul.
 İbni Tufeyl (1996) Hay bin Yakzan (İbn Sina çevirisi ile beraber) , Çev. :M.Ş. Yaltkaya-B.Reşid , Yapı-Kredi , İstanbul.

  Bu makale, AÜ SBS Dergisinin Nisan-Haziran 2003/58. Sayısında yayınlanan makalenin geniş olarak gözden geçirilmiş halidir.

  Doç. Dr. Halis ÇETİN, Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi İdari İlimler Fakültesi Kamu Yönetimi
Bölümü.


[ Yazar : İlhan Metinkale | Okunma : 2342 | Tarih: 07.03.2009 ]
         Oy : 0-Puan : 0



Son 5 Yorum

Henüz Yorum Yazılmamış.
Siz bir tane yazın..



Yorum ekleyin..(Sadece üyeler)

Kodlar , Duygular (Smile'ler)

Üyelik
Kullanıcı : 
Şifre : 
Hatırla :   Gizli : 

  
Anket
Sitemizi beğendiniz mi?
Evet (45 %)
Hayır (54 %)
95 - Katılım
Köşe Yazıları

Adem Karadeniz

TARİH YANLIŞ ANLAŞILIRSA BUGÜNÜN AYAĞI KAYAR

İlhan Metinkale

GEÇMİŞİN VE GELECEĞİN KISKACINDA TARİH ALGIMIZ

Hilal ZEYBEKOĞLU

Ulubatlı Hasan ve Şehadet Arzusu

Civan ÇELİK

1890’DA JAPONYA’DA BATAN ERTUĞRUL GEMİSİ VE ŞEHİTLERİMİZ

Hülya BELGİN

İyiki Varsın Türkçe'm

Ertuğrul GÜNER

SINAVLAR

Rümeysa

Derin Karanlık

Fazlı MACİT

BİZİM

Abdullah Enes GÜNAY

BAŞARILI ÖĞRETMEN
En Sevilenler
 Dosyalar:

 Yazılar:
 » İddia
BİZEGİTİMCİYİZ
Website motorumuz 2013 AspSitem Ay Yildiz
Bu sayfa: 0.31 saniyede yorumlandı.
toplist.htm dosyasi toplist 1 toplist 2 toplist 3