v   DOSYALAR
  v   YAZILAR
  v   { FORUM }
  v   DEFTERE YAZ
  v   SUNULAR
  v   RESİMLER

Menü
Site sayacı
Bugün : 20
Dün : 28
Toplam : 3374711
Sayfa izlenimi aldık..
Yedek
Sizin kodlariniz buraya eklenecek
DÜŞÜNCEYİ NEREDE DÜŞÜRDÜK?
  Tüm yazarlar || Bu yazara ait yazılar
   DÜŞÜNCEYİ NEREDE DÜŞÜRDÜK?


Öğrenciler geldi, herkes yerine oturdu ve soru kitapçıklarının dağıtılmasıyla sınav başladı.

*   *   *

Sınavın başlamasıyla esasta merak saikinin harekete geçirdiği; ama bir taraftan da hem boş durmamak, hem de “Bakalım bilgi seviyemiz ne durumda? Aradan geçen yıllardan sonra liseden, lisede öğrendiklerimizden zihnimizde ne kalmış?” diyerek kendisini sınamak, yani bir taşla birkaç kuş vurmak için soru kitapçığını incelemeye başladı.

Matematik ve geometri sorularını görünce yüzünü hemen ekşitti; öteden beri matematiği sevmezdi zaten, bir türlü kanları uyuşmamış, birbirlerine ısınamamışlardı. O, bunu kendisinin sayısal yeteneğinin olmamasına bağlardı hep. Nitekim öyleydi de. Sözel derslerde ne kadar başarılıysa sayısal derslerde de bir o kadar başarısızdı. Kendi tabiriyle matematik dersinde “marş(ı) basmazdı.” Ama sözel derslerde de tutabilene aşk olsundu yani. O, bu durumu zihninde “Demek ki Allah, herkese farklı alanlarda yetenek veriyor. Herkesin kavrama gücü, ilgi alanına göre değişiyor.” diye özetlerdi. Matematikle arası olmadığından da hemen sözel derslerin sorularına yöneldi.

*   *   *

Edebiyattan, coğrafyadan ve tarihten çoğu soruyu çözmesine rağmen hiç de azımsanmayacak miktarda soruya da esaslı bir şekilde dudak büktü. Bazı soruları da çözemeden geçmek zorunda kaldı. Ama kendisini en çok şaşırtan ve hatta üzen de branşı tarih olmasına rağmen genel Türk tarihindeki soruların çoğunu boş bırakmak zorunda kalmasıydı. Tarihin derinliklerinde kalan bilgiler, zamanla zihninin de derinliklerinde kalmıştı. Soruların ona fısıldadığı üniversiteden şöyle böyle hatırladıklarıydı, o kadar. Ama o an ona esas acı gelen, unuttuğu bilgiler değil, bunları neden öğrendikleriydi.

Başarılı olduğu diğer derslerde de öyle sorular vardı ki bunların cevabı genel kültür dışında öğrenene hiçbir şey kazandırmayacak türden bilgilerdi. İşte o anda o soru zihnine ağır mı ağır bir taş olarak geldi oturdu ve beynini alabildiğine ezmeye başladı: “İyi de öyleyse neden bunları öğrenmişlerdi?” Ve ardından hemen öğretmen olmasının harekete geçirdiği savunma mekanizması cevap verdi: “Bilmek, güçlü olmaktır. Bilmekten değil, bilmemekten zarar gelir.” “İyi de neyi bilmemekten zarar gelir?” diye cevap verdi içindeki o muhalif ses ve ekledi: “Esas bu soruyu sormak lazım değil mi?” “Doğru!” dedi kendi kendine, sanki bir pişmanlığı dile getirir gibi.

Ona esas acı gelen, bir tarih öğretmeni olmasına rağmen genel Türk tarihi sorularının pek çoğunu çözememesinden ziyade genel Türk tarihini neden öğrendiğinin muallâkta kalan cevabıydı. Evet, tarihî devamlılık, tarihteki olayların bir zincirin halkaları gibi birbirini tamamlayıp bir bütün oluşturması gibi sebepler iyiydi, güzeldi ama geçmişin derinliği artınca “vurgun” yeme tehlikesi de artıyor, sonuçta öğrenilen şey sadece öğrenilmek için öğreniliyor, sonra işi bitince de, yani sınavdan geçer not alınınca da unutulup gidiyordu işte. “Geçtim” sanılan yerde aslında “kalınıyordu.” Çünkü “Neden?” diye sormuyor, daha doğrusu sorulmuyordu. “Bu bilgi, bana neden gerekli? Onu şimdiye kadar öğrendiklerim arasında nereye koyacağım, onunla hangi eksiği tamamlayacağım?” Biraz daha düşününce bunun bir öğrenciyi aştığını, çünkü vakti zamanında pek çok öğrenci gibi kendisinin de bu ve benzeri bilgileri gerçekten –neden– öğrenmeleri gerektiği için değil, o dersten geçmek için öğrendiğini (ve çok geçmeden de unuttuğunu) hatırladı.

İşte o anda yakıcı mı yakıcı bir soru beynini yokladı: “Öyleyse benim öğrettiklerim, daha doğrusu öğrettiğimi sandığım şeyler bir öğrenci için ne kadar gerekli?”

Bugün yakıcı bir şekilde zihnini yoklayan eksikliğin sebebi, düşünmeye çalıştığı gibi miydi yoksa? Bilinç oluşturmayan, yani amacına hizmet etmeyen bilgiler bütünsellikten uzak bir şekilde bilgi karmaşası, heyulası, yok yok “bilgi enkazı” oluşturuyordu. Düşünmeye, eleştirmeye ve sorgulamaya, yani “alternatifler geliştirme”ye değil, ezbere, tekrara ve sadece “doğru” ile “yanlış”, başka bir ifadeyle “siyah-beyaz ikilemi”ne dayalı –bir toplum ve ondan beslenen– eğitim sistemi. Hatta belki de en acısı sonuçta doğru şıkları işaretleyenlerin, yani “kazananlar”ın, kazandıklarını sananların bile aslında kaybettiği bir yarış. 

Başlangıç noktası yanlış olanların varış noktalarının da yanlış olması eşyanın tabiatı gereğiydi. Tek farkla ki başlangıç ile varış arasındaki mesafe arttıkça başlangıçtaki sapma açısının etkisiyle varıştaki yanlış(lar)ın da katlanarak artmasıydı. Öyle ki herkes, üstelik de düşüncenin, düşünmenin yeni yeni yeşermeye başladığı çocukluk döneminin zayıflığında kendisini bu akışa bir yaprak gibi mecburen kaptırıyor ve bu esnada kimse de yanlışın yanlışlığını fark etmiyor, daha doğrusu edemiyordu; çünkü kimse, hiç kimse düşünmek istemiyordu. Öyle ya “Herkes aynı yanlışta buluşamazdı.” Ama kalkış noktası yanlış olunca bal gibi de oluyordu işte; herkes aynı yanlışta, üstelik de yanlış olduğunu düşünmeden, düşünemeden buluşuyordu. Ve bunun adına da . . . 

“Doğrunun doğruluğunu, yanlışın yanlışlığını bu kadar geç fark etmemiz aklımızı tatile çıkarmaktan, düşünceye –tabiri caizse– ‘düşük’ yaptırmaktan kaynaklanıyor.” diye düşündü, hatta düşüncesini, bu düşüncenin acı meyvesini seslendirmek istedi; ama hemen ardından o ataerkil refleksler harekete geçmekte gecikmedi: “Sus, konuşma!”    

Düşünüyorum diye düşünürken dahi düşün(e)memek, düşünüyormuş gibi yapmak, “Düşünmüyoruz!” tespitinin kolaycılığına sığınmak. Tıpkı ders çalışıyor gibi yapmak, tıpkı pek çok şeyi . . . mış gibi yapmakta olduğu gibi. Çünkü en başta öğrenilmesi ve yapılması gereken şeyi, yani düşünmeyi öğrenmedikleri, düşünmenin, hatta düşünmeyi düşünmenin öğretilmediği bir yerde hangi bilgi hangi öğrenciye ne kazandıracaktı? Düşünceden mahrum bilgi okul dışında, yani hayatın düşünceden mahrum havasız, susuz ortamında çok geçmeden ölüp gidiyordu işte. Sevgilisiyle, yani düşünceyle birleş(e)meyen bilgi, toprağına küskün tohum gibi ne bilinç sağlıyordu ne de zevk veriyordu.

İyi de öyleyse düşüncenin yolu, hatta yolları nereden geçer, kapılarını ne açardı? İnsanın zihnini yenileyen, hatta kimi zaman esaslı bir şekilde silkeleyen, bazen de yıkıp geçen unsur neydi?

*   *   *

“Sınavdan önceki manzara aslında eğitim dünyamızın halini sergiliyordu.” dedi içinden.

Sınavın başlamasına bir saat kala geldikleri okulun kütüphanesini merak etmiş, ne var ne yok diye rafları şöyle bir taramıştı. Başka bir işi olmadığı için de sınava kadar kütüphanede takılmış, bir şiir kitabının sayfaları arasında gezinmiş, “Kısa günün kârı” diye düşünmüştü. Ve o gün kütüphaneye kendisinden başka hiçbir öğretmen, evet hiç-bir öğretmen girmemişti. “İşte eksik olan bu!” dedi kendi kendine. En son o yakıcı tespiti yaptı kendince:

“Ne düşünüyoruz, ne de düşünmediğimizi düşünüyoruz. Kendimizde olmayanı öğrencilerimize nasıl vereceğiz? Ve asıl bunu veremedikten sonra hangi öğrettiklerimiz kimin ne işine yarar ki?”

*   *   *

Ertesi gün bu düşüncelerini paylaştığı bir arkadaşı ona hak vermekle yetinmedi sadece, aynı zamanda olaya başka bir yakıcı açıdan kıvılcım sıçrattı:

“Esnaflar bile bizden daha fazla gazete okuyor.”

Kendi zihnindeki o cevabı netleştirmek için arkadaşına sormadan edemedi:

“Sahi, biz düşünceyi nerede düşürdük, düşünmeyi nasıl unuttuk sence?”

Arkadaşı cevap vermedi. Sadece ikisinin zihinleri gözlerinde buluşup aynı dili konuşuyorlarmış gibi o ortak adrese yöneldi. Yani . . . yani insanlığın ortak birikiminin yazılı olduğu ve düşüncenin gücüyle zamana meydan okuyan “o yer”e.

Adem KARADENİZ

(“ÖSS testlerindeki sorulara bakınca bazen komplekse kapılıyorum; özellikle Türkçe sorularında öyle çetrefilli incelikler var ki, "helâl olsun" diyorum, "bu imtihanı başaran çocuklar, Türkçe kompozisyonda bir daha asla sıkıntı çekmeyeceklerdir!" Diğer bilimlerde de durum hemen hemen aynı; sorular genellikle kaliteli ve derinlemesine bilgi ve tahlil kabiliyeti gerektiren ağırlıkta şeyler. Lakin fiiliyatta durum öyle değil; bu sınavı atlatıp yüksek öğretime başlayan gençlerde, o yoğun zihnî hazırlık devresinin eseri fark edilmiyor genellikle. Bazen, "bu gençler o zor imtihanı nasıl başarabildiler" diye hayretlere düşüyorum.

Bu garip bir haldir ve "aydınlanmacı" zevatın bu tuhaf çelişkiyi izah etmeleri gerekir. Bir kerre kullanıldıktan sonra derhal buharlaşan muazzam bir bilgi yığını, niçin bizde zihnî bir irtifa kaydına medâr olamıyor; bunca değerli bilgi, niçin genel bilgi seviyemizi kımıldatmıyor, niçin dünya görüşlerine aksetmiyor, niçin bir daha kullanılamıyor; bir şekilde edinildikten sonra, nasıl olup da şahsiyette, zihinde, dünya görüşünde, kendini ifade tarzında, yorum gücünde, tahlil ve sentez kabiliyetinde kalıcı iz bırakmadan silinebiliyor? Bu noktada büyük bir enerjiyi israf ettiğimizi düşünüyorum; bakalım eğitimcilerimiz de benimle aynı fikirde midir, yoksa ben mi yanılmaktayım?”) Ahmet Turan ALKAN, 17 Haziran 2006/ZAMAN


[ Yazar : Adem Karadeniz | Okunma : 963 | Tarih: 07.03.2009 ]
         Oy : 0-Puan : 0



Son 5 Yorum

Henüz Yorum Yazılmamış.
Siz bir tane yazın..



Yorum ekleyin..(Sadece üyeler)

Kodlar , Duygular (Smile'ler)

Üyelik
Kullanıcı : 
Şifre : 
Hatırla :   Gizli : 

  
Anket
Sitemizi beğendiniz mi?
Evet (43 %)
Hayır (56 %)
110 - Katılım
Köşe Yazıları

Adem Karadeniz

TARİH YANLIŞ ANLAŞILIRSA BUGÜNÜN AYAĞI KAYAR

İlhan Metinkale

GEÇMİŞİN VE GELECEĞİN KISKACINDA TARİH ALGIMIZ

Hilal ZEYBEKOĞLU

Ulubatlı Hasan ve Şehadet Arzusu

Civan ÇELİK

1890’DA JAPONYA’DA BATAN ERTUĞRUL GEMİSİ VE ŞEHİTLERİMİZ

Hülya BELGİN

İyiki Varsın Türkçe'm

Ertuğrul GÜNER

SINAVLAR

Rümeysa

Derin Karanlık

Fazlı MACİT

BİZİM

Abdullah Enes GÜNAY

BAŞARILI ÖĞRETMEN
En Sevilenler
 Dosyalar:

 Yazılar:
 » İddia
BİZEGİTİMCİYİZ
Website motorumuz 2013 AspSitem Ay Yildiz
Bu sayfa: 0.20 saniyede yorumlandı.
toplist.htm dosyasi toplist 1 toplist 2 toplist 3